GÖZLÜĞÜN CAMI

Eskiden beri duyageldiğimiz ikilemi hatırlayalım: “Sanat, sanat için mi yoksa toplum için midir?” Bizi bu ikileme hapseden bakıştan sıyrılıp sanata gelin farklı bir pencereden bakalım.

Görebilen her göz için her varlık bir sanat eseridir. Tüm eşyaya karşı iki türlü bakılabilir. Mana-i ismî ile ve mana-i harfî ile. Bu iki terimi önce tanımlayıp sonrasında da örneklerle açacağız.

Üstad Bediüzzaman Arapça gramerinde geçen “isim ve harf” terimlerini kelam ilmine uyarlamıştır. “İsim”, başkasına muhtaç olmaksızın tek başına bir mana ifade eder. “Harf” ise, tek başına bir mana ifade etmez, başına geldikleri isimle anlam kazanır. Gramerde harf-i cer olarak da geçer. Türkçe gramerdeki “-e kadar”, “ile”, “den, den dolayı” gibi edatlara karşılık gelmektedir. Mesela Arapça’da “vav” harfi bazen bir ismin önüne gelerek o isim üzerine yemin edildiği anlamı katar. Buna “vâv-ul kasem” de denilir. Türkçe’de de sıklıkla kullanılan “Vallahi”deki v yani vav harfi tek başına hiçbir anlamı olmazken Allah lafzının önüne getirildiğinde Allah’a yemin olsun ki gibi bir mana ifade eder. Veyahut Bismillah’ın yazılışında isim ve Allah lafızlarından önce gelen be harfi “ile” anlamı katarak “Allah’ın adıyla başlıyorum” anlamını kazandırır. Yani tek başına be harfi bir anlama sahip değilken önüne gelen isimlerle esas anlamını kazanır.

Şimdi gelelim biraz daha ıstılahî yani terimsel manaya, Risale-i Nur’da mana-i harfî ve mana-i ismî bakışının neyi kastediyor olduğuna. Lem’alar eserinde şöyle bir tanımlama geçer: “Kâinat, nazar-ı Kur’ânî ile bütün mevcudatı huruftur, mânâ-yı harfiyle başkasının mânâsını ifade ediyorlar. Yâni, esmâsını, sıfâtını bildiriyorlar. Ruhsuz felsefe ekseriya mânâ-yı ismiyle bakıyor, tabiat bataklığına saplanıyor.” Yani tüm varlığa harf manasıyla bakılması gerekmektedir. Varlık ancak kendisini ihdas eden Sanatkârına nispet edildiğinde bir anlam ifade eder. Varlık tek başına bir kıymet ifade etmez. Evet varlığın müthiş bir sanat ihtiva ettiğini de kimse inkâr edemez. Fakat bu sanat ve kıymetin manası ancak Sanatkârına nispet edildiğinde gerçek değerini bulur.

Konuyla ilgili On İkinci Söz’deki örnek malumdur. Benzer bir şekilde gelecek örneklerle konuyu daha da açmak istiyorum. Bir profesörün kendi makalesini tetkik etmek ve makalesiyle ilgili yorum yapılması için iki talebesini görevlendirdiğini düşünelim. Hocanın dünya çapında uzman ve literatüre değerli katkılar sunan bir akademisyen olduğunu düşünelim. İki talebe kendilerine verilen vazifeyi bitirip yaptıkları çalışmalarını hocalarına sunarlar. Birinci talebe hocanın çalışmasını alır inceler, sayfalardaki tablo ve grafiklerin renklerini ve şekillerini tetkik eder, satır boşluklarını hesaplar, yazı stilini bulur, hangi harfin ne sıklıkla geçtiğinin istatistiğini tutar ve doğru bilgiler verir. Diğer talebe ise makaleyi güzelce anlayıp diğer yayınlarla kıyaslayıp güzel bir meta-analiz çalışması yapar. Hoca birinci talebesinin çalışmasını görüp yüzüne çarpar çünkü o, makaleyi anlamamıştır; sadece harflerin tekniğine odaklanmış, verdiği bilgiler doğru da olsa hiçbir kıymet ifade etmemiştir. Yaptığı çalışma ile hocasını tahkir etmiştir. İkinci talebe ise hocası tarafından taltife mazhar olmuştur çünkü çalışmayı güzelce anlayıp üzerine isabetli yorumlar yapmıştır. İşte örnekten anlaşıldığı üzere beyaz kâğıda kurşun kalemi değdirmek kağıtla grafiti buluşturmak için değildir. Amaç kağıtla grafitin buluşmasından ortaya çıkan şekillerin ortaya çıkarttığı manadır. Aynen bunun gibi de güneşi tanımlarken 2×1030 kg ağırlığındadır, 150 milyon km dünyaya uzaktır gibi bilgilerle yetinip Cenâb-ı Hakkın Nur ismine âyine olmuş, Kur’an’da kâinatın lambası olarak tavsif edilen, Rabbimizin bize gönderdiği en büyük nimetlerden biri olarak bakmadığımızda ne olur bir düşünelim. Güneşin Rabbi güneşi bizim yüzümüze çarpmaz mı?

Çiçek de güneş gibi kâinat kitabındaki başka bir harftir. Çiçeğe “ne güzeldir” deyip çirkinleştirmek yerine “ne güzel yaratılmış” deyip oradaki manayı fark etmek lazımdır. Çünkü çiçek de okunmayı bekleyen bir mektuptur. Seni kim böyle güzel süsledi, bu kokuyu sana kim verdi, bu lezzeti kim içine dercetti soruları düşünmeyi beklemektedir. Böylece gerçek Sanatkârın özellikleri tefekkür edilmeye başlandığında işte o zaman varlık doğru okunmaya başlanıyor demektir. Mana-i harfî bakışı aslında bir gözlüktür. Kâinat ise o gözlüğün camıdır. Kimse gözlüğe gözlüğün camını görmek için bakmaz. Bilakis gözlükTEN bakılır ki görülmek istenenler netleşsin. Görülmek istenen ise Allah’ın isim, sıfat ve şuunatı olmalıdır. {Allah’ın zatı zaten dünya gözüyle görülmez çünkü Sâni-i Âlem âlem cinsinden değildir. Yani âlemi yaratan Sanatkâr bu âlemden (madde-uzay-zaman-mekân) münezzehtir.} Kâinata da kâinat hesabına bakılmaz. Allah hesabına bakılır. Yani gördüğümüz, duyduğumuz, müşahede ettiğimiz her şey Rabbimizden gelen bir mektuptur. Rabbimizin sanatını, maharetini, isim ve sıfatlarını onlar üzerinde göremedikten sonra insan olarak bir kıymet ifade edemeyiz.

Yazının başında zikrettiğim ikilemden mana-i harfî bakışıyla kurtulabiliriz. Evet, bir üçüncü şıkkı da artık toplum duymalı. Sanat, Âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. Gerçek Sanatkâr O’dur. Biz de kendi sanatımızı onun Sanatkârlığını anlamaya bir vesile kılmalıyız.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*