Sanat nedir?
Sözlükte, sanat, insanın duygu, düşünce ve hayallerini, somut ve soyut malzemelerle kabiliyetini kullanarak kişiyi etkileyecek biçimde anlatmasıdır.
Sanatın ne olduğunu anlamak için çeşitlerine bakalım. Mimari, heykel, resim, müzik, edebiyat, tiyatro ve danstan oluşan bu klasik liste olabilir. Bunlardan ayrı olarak aslında bizim üzerinde duracağımız bir dal var. “Sanat-ı İlâhiye.”
Peki, her sanatlı şey güzel midir acaba?
Hayır, her sanatlı (ustalıkla yapılmış) şey mutlaka “güzel” olmak zorunda değildir; ancak her sanatlı şeyde takdir edilecek bir değer vardır.
Bu konuyu daha iyi anlamak için meseleyi birkaç farklı açıdan inceleyebiliriz:
İlk olarak, bir şeyin “sanatlı” olması, onun üzerinde bir emek, beceri ve teknik ustalık olduğunu gösterir. Örneğin, çok gerçekçi bir şekilde çizilmiş korkunç bir yara tasviri veya savaş sahnesi “sanatlıdır”. Ressamın yeteneğine hayran kalabilirsiniz (teknik başarı), ancak baktığınız şeyin kendisi size “güzel” değil, “itici” veya “rahatsız edici” gelebilir.
İkinci olarak, sanat tarihi boyunca pek çok sanatçı, güzelliği değil; acıyı, kaosu veya çirkinliği anlatmayı seçmiştir. Mesela: Picasso’nun Guernica tablosu. Estetik anlamda “zarif” veya “hoş” değildir; parçalanmış bedenler ve acı vardır. Ancak devasa bir sanat eseridir çünkü bir duyguyu ve trajediyi dâhice aktarır.
Bir de tabi insanlar arasında “güzel” kavramının değişkenliğini göz ardı etmemek gerekir. Güzellik algısı kişiye, zamana ve kültüre göre değişir:
Bazen bir şeyin “aşırı sanatlı” olması, yani fazla işlenmiş ve süslü olması, onun safiyetini bozabilir.
İslam düşüncesinde ve bazı klasik felsefelerde “Sâni” (Sanatkâr) kavramı üzerinden bakıldığında, her sanatlı eserin arkasındaki hikmet ve ustalık bir güzellik olarak kabul edilir. Ancak modern estetik anlayışında: Sanatlılık, bir beceri ve karmaşıklık ölçütüdür. Güzellik ise, ruhta uyandırdığı hoşnutluk ve harmoni ölçütüdür.
Her sanatlı şey güzel olmayabilir ama her sanatlı şeyde dikkat çekici bir zekâ ve emek vardır.
İmanlı bir bakışla sanat, sadece bir estetik arayış değil; kâinattaki ilahî nizamın, güzelliğin ve hakikatin insan ruhundaki yansımasını dışa vurma çabasıdır. Bu bakış açısında sanatçı, “yoktan var eden” değil, Allah’ın (cc) Sâni (eserlerini san’atlı yaratan) isminin yeryüzündeki bir aynası ve şahididir.
İman eksenli bir sanat anlayışının temel taşlarına bakarsak, ilk olarak, “güzelliğin kaynağı olarak” Tevhid’i aklımıza getirmeliyiz.
İslami estetikte temel düstur, “Allah güzeldir, güzelliği sever”1 hadis-i şerifidir. İmanlı bir bakış için sanat, eşyadaki gizli güzelliği (esmaü’l-hüsna yansımalarını) keşfetmektir. Sanatçı, bir çiçeği çizerken veya bir hat levhası yazarken aslında o güzelliğin asıl sahibine bir selam göndermektedir.
Geleneksel İslam sanatlarında (Hüsn-i Hat, Tezhip, Ebru, Kat’ı vb.) figüratif betimlemeden ziyade soyutlamaya önem verilmesinin sebebi, geçici olanı değil baki olanı anlatma arzusudur.
Sanat açısından, Hüsn-i Hat, Allah’ın kelamının (vahyin) görsel bir ibadete dönüşmesidir. Geometrik Desenler ise, kâinattaki sonsuz nizamı ve birliği (Vahdet-i Vücud) simgeler.
Seküler-laik sanat anlayışında sanatçı “yaratıcı” bir deha olarak öne çıkarken; imanlı bakışta sanatçı bir aracıdır. Bu yüzden pek çok klasik eserde sanatçı imzasını gizlemiş veya “Kâtib-i Hakir” (değersiz yazar) gibi tevazu ifadeleri kullanmıştır. Sanat, nefsi parlatmak için değil, ruhu terbiye etmek için olmalıdır.
Aslında sanatın fonksiyonu, ‘İyi’ye ve ‘Doğru’ya çağrı olmalıdır.
İmanlı bir bakışla sanatın üç temel vazifesi ortaya çıkar:
- Hayret Uyandırmak: Seyirciyi, gördüğü eserin ötesindeki İlahî sanata yönlendirmek.
- Huzur Vermek: Kaosun içinde İlahî nizamın mükemmelliğini, sükûnetini hissettirmek.
- Tefekkür: Bir mısra, bir motif veya bir sesle insanı varoluş gayesi üzerine düşündürmek.
Burada şöyle bir soru akla gelebilir. İslam sanata karşı mı acaba?
İslam dini, sanata, güzelliğe ve insanın sanatı geliştirme gayretlerine karşı değildir. Bilindiği gibi nihâi güzellik, Sani-i Hakikî olan Allah’a aittir. “Allah’tan başka ilah olmadığı inancından yola çıkıldığında Müslüman sanatçı, tabiattaki hiçbir şeyin Allah’ın Zâtını tasvir edemeyeceğini; ancak her şeyin O’nun güzel isimlerine birer ayna olduğunu bilir.”
“Sanat, insanın Allah’a doğru giden yolculuğunda bir azıktır.” denebilir.
Bugünkü dünyada bu bakış açısı sadece geleneksel sanatlarla sınırlı olmamalıdır aslında. Sinemada bir yönetmen, edebiyatta bir yazar veya dijital sanatta bir tasarımcı; adalet, merhamet, doğruluk ve fıtrat gibi kavramları işleyerek “imanlı bakışını” koruyabilir. Önemli olan teknikten ziyade, ihlâs, niyet ve istikamettir.
Gerçekte bu konu derin bir derya.
Zamanımızda “sanat-ı İlahî” kavramı, her şeyin hızla tüketildiği ve maddeye indirgendiği bir çağda, varlığın arkasındaki derin manayı ve yaratılış estetiğini yeniden fark etme çabasıdır. Modernist-yenilikçi yaklaşım insanı merkeze alıp sanatı enaniyetin dışavurumu olarak görürken, İlahî sanat bakışı kâinatı devasa bir sergi sarayı, insanı ise bu sergiyi okuyan bir “şahit” olarak tanımlar.
Çağımızdan yaklaşık 100 yıl öncesinden sanat-ı İlahîyi okumanın ve yorumlamanın temel yollarına örnek olarak, Üstad Bediüzzaman, ‘tabiat’ı “…onu İlâhî bir san’at, Rahmânî bir sıbgat, yani nakışlı bir boya şeklinde gördüm. Fakat gaflet nazarıyla bakılırsa, tabiat zannedilir ve maddiyunlarca bir ilâh olur. Maahaza, o tabiat zannedilen şey, İlâhî bir san’attır.”2 diye yorumlamaktadır.
Modern sanatçıların özellikle fotoğrafın keşfinden sonra tabiatı birebir kopyalamaktan vazgeçip soyutlamaya yönelmesi, aslında İslam sanatının asırlardır uyguladığı bir prensiptir.
Modern Bakış’ta genel düşünce, “Doğayı olduğu gibi değil, hissettiğim gibi yansıtıyorum.”
İlahî-İmanlı Bakış’taki düşünce ise, “Eşyanın dış kabuğunu değil, onun arkasındaki İlahî geometriyi ve Esmâü’l-Hüsna’yı (Allah’ın isimlerini) yansıtıyorum.” dur.
Modern insan için tabiat çoğu zaman bir hammadde deposu veya dekor iken, sanat-ı İlahî açısından her an yeniden yaratılan (tecerrüd-ü emsal) bir sanat eseridir.
Mikro Sanat: Bir atomun yapısı veya bir kar tanesindeki simetri, modern mikroskoplar sayesinde bugün “sanat-ı İlahî”nin en net görüldüğü alanlardır.
İmanlı bakışa sahip bir sanatçı, modern dünyanın kaosu içinde kâinattaki bu muazzam nizamı uğraştığı sanatına taşıyarak izleyiciyi “hayret” makamına davet etmesi gerekiyor.
Risale-i Nur Külliyatında sanat, sadece bir estetik konu değil; doğrudan Tevhid (Allah’ın birliği) hakikatini ispat eden en güçlü delillerden biridir.
Bediüzzaman Said Nursî, kâinatı devasa bir saraya, bir sergiye veya harika bir kitaba benzetir.
Risale-i Nur perspektifinden sanatın temel kavramlarını şöyle özetleyebiliriz:
Risale-i Nur’da Allah için en çok kullanılan isimlerden biri Sâni – Sâni-i Zülcelal (Sanatkâr/Sanatla yapan) ismidir. Bir iğnenin ustasız, bir harfin kâtipsiz olamayacağı tezi üzerinden, kâinattaki her bir varlığın (bir çiçekten bir yıldıza kadar) harika birer sanat eseri olduğu vurgulanır.
Diğer bahsedilen kelime, Sanat-ı İlahî. Her bir varlık, Allah’ın isim ve sıfatlarını gösteren bir mektuptur. Bir diğer kelime, Antika Eser. İnsan, üzerindeki sanat ince işçiliği ve esmâ yansımalarıyla en kıymetli “antika bir sanat eseridir”. Onu kıymetli yapan üzerindeki sanattır, maddesi (eti-kemiği) değil.
Modern anlayışın “doğa yapıyor” dediği şeye Said Nursî, “Tabiat bir sanat-ı İlahiyedir, Sâni olamaz” diyerek itiraz eder.
Devamında da, “bir kitab-ı Rabbaniyedir, kâtip olmaz; bir nakıştır, nakkaş olamaz; bir defterdir, defterdar olmaz…” tabirlerini kullanır.
Risale-i Nur, bir sanat eserine (örneğin bir meyveye veya çiçeğe) bakarken üç farklı bakış açısı sunar:
- Mana-yı Harfî (Allah hesabına bakmak): “Bu eser ne kadar güzel yapılmış, Sâniine (Ustasına) ne güzel şehadet ediyor?” diyerek bakmak. Bu, imanlı sanat bakışıdır.
- Mana-yı İsmî (Kendi adına bakmak): “Bu ne kadar güzeldir” deyip eserin arkasındaki ustayı görmemek. Bu, seküler/maddiyatçı sanat bakışıdır.
- İnkılâp: Sanatın takdir edilmesi ibadete dönüşür. Sanat eserini incelemek bir nevi “tefekkürî ibadet” olur.
Risale-i Nur’a göre hakikî sanatçı, kendi maharetini sergileyen değil; Allah’ın sanatındaki incelikleri keşfedip insanlara ilan eden kişidir. Bu bakış açısında sanatçı bir “dellal” (duyurucu) ve bir “şahit” makamındadır.
“Her bir eser-i sanat, birer mucize-i kudrettir.”
Risale-i Nur’da sıkça geçen bir temsil vardır: Bir çiçeğin üzerindeki renk ve sanat, Güneş’ten gelen ışığın bir yansımasıdır. Eğer çiçeği Güneş’ten koparırsanız, o renkler söner. Sanat da İlahî kaynaktan (vahiy ve esmadan) koparsa, sadece “cansız bir ceset” veya “nefsi okşayan bir eğlence” haline gelir.
Şu örneklerle konumuzu tamamlayalım inşaallah.
“Eğer, nur-u imân, [insanın] içine girse, üstündeki bütün mânidar nakışlar o ışıkla okunur. O mü’min, şuur ile okur ve o intisabla okutur. Yani, ‘Sâni-i Zülcelâl’in masnuuyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım’ gibi mânâlarla, insandaki sanat-ı Rabbâniye tezâhür eder. Demek, Sâniine intisabdan ibâret olan imân, insandaki bütün âsâr-ı sanatı izhâr eder. İnsanın kıymeti, o sanat-ı Rabbâniyeye göre olur ve âyine-i Samedâniye itibâriyledir.” (23. Söz, Birinci Mebhas, Birinci Nokta)
Özetle söylersek, “İmansız sanat sanat değildir.”
Dipnot:
- Müslim, Îmân, 147
- https://kulliyat.risaleinurenstitusu. org/mesnevi-i-nuriye/habbe/101

İlk yorumu siz yazın