Merhaba, öncelikle röportaj talebimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Sizi ve mesleğinizi biraz tanıyabilir miyiz?
İsmim Ahmet Emir Akbulut. 30 yaşındayım. Mesleğim hattatlık. Hat sanatını 15 yıldır icra ediyorum. Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi’nin Geleneksel Türk Sanatları bölümünden mezun oldum. Atölyemde hattatlık mesleğimi icra ettiğim gibi aynı zamanda hat eğitimi de veriyorum. Bununla birlikte metal kalem ucu yapma işiyle de uğraşıyorum. Metal kalem uçlarının ham halini alıp ucunu hat yazmaya uygun hale getiriyorum.
Metal kalemlerin ucundaki işçilik o kadar hassas ki 1 milimetrenin yüzde 3’ü kadar hata payı yok. Eğer hata payı varsa 1 milimetrenin yüzde biri ya da ikisi kadardır. Bu hassasiyet hat sanatının inceliğinden kaynaklanıyor. Hat sanatında harfler bir saç telinin inceliği kadar kalın ya da ince olsa kabul değil, o kadar hassas. Metal kalem ucuna divit deniyor. Ben ise kendi yaptığım uçlara “işlevsel mini heykel” adını verdim. Çünkü mikron ölçeğinde gerçek bir heykel yapmaktan pek farkı yok. Büyüteçsiz yapmak mümkün değil.
Biraz mesleğimden bahsedecek olursak, hattatlık sanatı günümüze kadar hep gelişerek gelmiştir. Başlangıç ile şu an arasında dünya kadar fark var. Sonradan icat edilmiş birçok yazı çeşidi var. Harfler belli ancak şekiller çok farklı olabiliyor. Önceden çok net kuralları yokmuş ancak Osmanlı zamanında hat sanatının kuralları konulmuş. Aklâm-ı sitte dediğimiz altı çeşit hattın son kuralları, Yâkut el-Müsta’sımî tarafından konulmuş. Sonrasında estetik açıdan da gelişmeler olmuş. Hat sanatı o kadar kemâle ermiş ki, bundan daha iyisi düşünülemez denecek kadar mükemmellik seviyesine ulaşmış bir sanat. Hat sanatı mükemmelliği ile diğer sanat dalları arasında çokça ön plana çıkmış.
Bu iş tamamen usta-çırak ilişkisiyle ilerleyen bir süreç. Direkt bir hocadan öğrenilmesi şart olan bir sanattır hattatlık. Çünkü çok ince detayları mevcut. Hocadan öğrenmek şunu sağlıyor, hattatlığı bilen ve bu konuda ustalaşan biri size 1000 yıldan fazla süre boyunca tecrübe edilmiş bilgi birikimini birkaç senede aktarıyor. Hat sanatı o kadar zor ki 3 yıl boyunca hat eğitimi alan biri hâlâ harf müfredatını bitirememiş olabiliyor. Hocası dersi geçmesi için seviyesini yeterli görmemiş olabiliyor. Ancak benim öğretim usûlüm biraz daha farklı. Öğrencileri mükemmele ulaşmadan diğer derslere geçiriyorum. Çünkü mükemmel olan biz kullar değil, Allah’tır ve yarattıklarıdır. Biz ise kusurlu olabiliriz. Biz sanatımızı mükemmele ne kadar yaklaştırabilirsek o kadar iyi. Bunun için uğraşıyoruz. Tabiî hiçbir zaman tamamen kusursuz olmayacaktır. Hatta kusuruyla güzeldir. Kusuru olmazsa mükemmel değil.
Hattatlığa ilginiz nasıl başladı?
Başlangıç babam Dr. Habib Akbulut ve Hattat Muhsin Demirel vesilesiyle oldu. Babam, Muhsin Demirel ve Hattat İsmail Yazıcı gençliklerinde 1970-73 arası Hattat Hamit Aytaç’ın yazdığı el yazması Kur’an-ı Kerîm’inin tashihinde bizzat görev almış, bazı harf ve harekelerde değişiklikler yapmışlar. Arkadaşlıkları bugüne kadar devam ettiği için, babamın ve Muhsin amcanın bulunduğu bir ortamda bana sorulmuştu “Hat dersi almak ister misin?” diye. Ben de kabul etmiştim. Muhsin Demirel beni, şimdi kendisinden icazet almış olduğum Hattat Mümtaz Seçkin Durdu Hocama yönlendirdi. Ondan dersler almaya başladım. Zaman geçtikçe şunu fark ettik ki, benim zaten el sanatlarına yatkınlığım varmış. Küçüklüğümden beri el becerisi gerektiren çeşitli işlerde iyi oluşum hasebiyle hat sanatında da kolay denilebilecek bir şekilde ilerlemem mümkün oldu. Çünkü bu işte yatkınlık çok önemli.
Hat sanatını daha önce hiç duymayan birisine nasıl tarif edersiniz?
Bunun için uzun süre Yâkut el-Müsta’sımî’nin zannedilen ancak sonradan Öklid’in olduğu anlaşılan bir sözle başlayayım: “Hat sanatı rûhânî bir hendesedir, cismânî bir âletle ortaya çıkar.” Daha önceki konuşmalarımızda hat sanatını bir miktar tarif etmiştik ancak hat sanatını anlamanın en güzel yollarından biri; kişiye, yazılmış şaheserleri göstermekle olur. Biz ne kadar sözle anlatsak da büyük üstatların eserlerini göstermek ve bu eserler üzerinden tarif yapmak daha etkili bir tarz olacaktır.
Sizce sanat nedir ve ne işe yarar? İnsanın kemalât yolculuğunda sanatın rolü nedir? İnsana ne katkı sağlar?
Öncelikle sanat benim için tek kelimeyle, ‘alet’tir. Sanat ne aletidir? İnsanın faydasına sunulmuş, insana fayda ve hazzı beraber sağlayacak bir alettir. İnsan herhangi bir sanat eserine bakarken bence ilk bakıştan itibaren haz almalı ve baktıkça da onun vermiş olduğu mesajla fayda görmelidir.
Sanat Allah rızası için icra edilmelidir. Sanat insana hizmet için vardır, halka hizmet için vardır. Halka hizmet Hakk’a hizmettir. Bazıları sanata sadece haz olarak bakar. Fayda amacı yoktur, der. Ben bu şekilde bakmıyorum. Sanata bakan biri ilk anda haz almalıdır; ne kadar güzel yapılmış diyebilmelidir. Bu güzelliği görüp bundan keyif almakla beraber sanatkârı da düşünmelidir. Sanatın arkasında sanatkârı da görebilmelidir. İşin arka planını görmelidir.
Her sanat eseri bence bir mesaj içermelidir. Her sanat eseri insanda olumlu hisler uyandırmalıdır. Bir insan bir sanat eserine baktığında ruhu kararmamalı, kötü hissetmemeli, iyi hissetmelidir. Sanat eseri iyi hisleri canlandırmalı. İnsana bir mesaj aktarmıyorsa bile en azından keyif vermelidir. Ama görüyoruz ki hiç böyle olmayan eserler de var. İnsanı depresif bir hale sokan eserler de mevcut. Mesela Picasso’nun acı, hüzün, keder gibi duyguları uyandıran eserleri mevcut. Olumsuz his uyandıran eser üretmek tarzım değil diyebilirim. Sanat, duyguları uyandırmalıdır ve duygular da çok çeşitli olabilmektedir.
Ayrıca sanat helal dairede olmalı. Helal olması için küfür, inkâr, şirk, hakaret gibi şeyler içermemesi gerekir. Şehevanî duyguları harekete geçirmemeli. Allah’ın haram kıldığı herhangi bir şeyi güzellememesi gerekir.
Darüşşifalardan modern psikolojideki sanat terapilerine asırlarca sanatın iyileştirici gücünden faydalanılmış. Siz de Kasım ayında özel gereksinimli bireylerle bir etkinlik gerçekleştirmiş, onlarla hat yapmışsınız. Siz sanatın birleştirici ve iyileştirici gücü hakkında neler söylemek istersiniz. Bu etkinliğe dair izlenimleriniz ne oldu?
Etkinliği anlatmadan önce sanatın iyileştirici etkisi üzerinde durmak isterim. Sanatın muhakkak iyileştirici etkisi vardır. İnsanın kemale erdikçe iyileşmesiyle direkt alâkalı bir durum bu. Yani bir insan yeni beceriler edindikçe, bulunduğu durumdan daha yüksek konuma geldikçe, hayatta başarılar elde ettikçe, kabiliyetlerini geliştirdikçe iyileşmeye doğru gider. Ben bunu savunuyorum.
Bu sanatları icra ederken insan, kendisinin çok az müdahalesi olan ve kontrol edemiyor olduğu şeyleri, bilhassa geçmiş ve gelecekle ilgilenmemesini ve anda kalmasını sağlar. Bu yönüyle de faydalı bir alettir sanat. İnsan sadece ve sadece kontrol edebildiği işlerle uğraşması gerektiği için, kontrolünün tamamen dışında olduğu meselelerle ilgilenmiyor oluşu ona iyi gelir. Kontrol dışı meselelerle çok fazla uğraşırsa bu onun sağlığını olumsuz etkileyecektir. Çünkü bu durum insanı zayıflaştırır. Geçmiş ve geleceği takıntı haline getirmeyip hat sanatını icra etmek ise şu ana odaklanmayı sağlar. Anda kalmak ve anı yaşamak insanı güçlü kılar. Bu, insanı iyileştirir.
Her insanın zenginlikler edinmesi lazım. Tabiî, zenginliği tek bir açıdan ele alamayız. Şu an zenginlik deyince akla ilk olarak finansal zenginlik gelir. Ancak bu işin sadece bir yönüdür. Kişi hem maddî hem manevî açıdan zengin olmalı. Gönül zengini, fikir zengini, sevgi zengini, kıymet bilme zengini, anlayış zengini, yardımseverlik zengini olması lazımdır. Zenginlikler bu şekilde çokça sayılabilir. İşte sanat da bu zenginliklerden bir tanesidir.
Etkinlikten bahsedecek olursak, TUBİTAK özel gereksinimli insanlara yönelik destek amaçlı çeşitli sanat etkinlikleri için bir organizasyon ayarlamıştı. Hastanedeki bir doktor tanıdığımız vesilesiyle bu projeden haberdar olduk. Uzm. Dr. Tuğba Kulle Hanım organizasyon kısmına emek vermişti. Biz ve diğer dört arkadaş ise çeşitli sanat dallarında hastalara ders vermiştik. Hat sanatı, sulu boya, kara kalem ve ebru sanatı dersleri verildi.
Muhteşem bir organizasyon oldu gerçekten. Düşünsenize, hastasınız ve zamanınızın tamamı hastanede geçiyor. Hastalık sebebiyle bir şeylerden geri kalıyorsunuz. Ve bu etkinliklerle kendinizi bir sanatın içinde buluyorsunuz. Bu etkinliğin devam etmesini isteyenler çok oldu. Hatta bunun için CİMER’e yazan bile olmuştu. 8 hafta kadar sürdü etkinlik. Hatta bir hasta biz ayrılırken biraz ağlamaklı oldu. Bittiği için üzülmüştü.
Çiçek Derman bir konuşmasında “Sanatın tuzakları da var; sergiler açmak, alkışlanmak, iltifatlar görmek nefsimizi besliyor” diyordu. Sizce sanatın nimetleri ve tuzakları nelerdir?
Çiçek Derman ile iki gün önce karşılaşmıştık, Tophane-i Âmire’de Albayrak hat koleksiyonun yeni sergisine katılmıştık. Öyle bir selam vermiştim ona. Çiçek Derman benim Ircica’daki icazet törenime gelmişti.
Çiçek Derman’ın bu cümlesinden yola çıkarak; ne kadar tanınmalıyız, onu düşünüyorum. Olabildiğince karşılıklı fayda alışverişi yapabileceğimiz insanlarla tanışık olmamız yeterli gibi geliyor bana. Beni bütün dünyanın tanımasına gerek var mı? Mesela düşmanlarım beni tanımasın, öyle değil mi? Neden tanısın ki? Ancak şu olabilir; dostum veya dindaşım değil ama beni görerek etkilenip İslam’a uygun hareket etmek isteyecek birisinin beni tanıması uygun olabilir.
Meşhur olmak ile ilgili boksör Muhammed Ali aklıma geliyor. O, İslamiyet’i kendisi örnek oluşuyla yaymış diyebiliriz. Hem çok iyi bir boksör hem de çok iyi bir Müslüman olunca İslamiyet’e olan ilgi artıyor. Meşhurluk böyle olacaksa uygundur.
Üstad Bediüzzaman da şöhreti zehirli bir bala benzetir. Evet, tatlı gelir ama zehirli.
Ayrıca sanatın nimetleri de çoktur. Sanat icra ederken akış tabir ettiğimiz bir hale girer insan. Adeta zaman algısından kopup sanki başka bir dünyaya gitmiş gibi olur. Yani, bu dünyanın sıkıntılarından kurtulmuş olur.
Sanata karşı olan var mıdır? Sanatın düşmanları kimlerdir? Hiç öyle birileriyle muhatap oldunuz mu?
Ben bizzat muhatap olmadım ancak İslam sanatlarının düşmanları olduğu kesin. Kur’an-ı Kerîm yakanlar, camilere zarar verenler, Müslümanlara zarar verenler tabii ki İslam sanatlarına da düşmandır.
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde Ayasofya’daki Hristiyan mozaiklerini yok etmemiş. Sadece üstünü, zarar vermeyecek bir sıvayla kaplamış. Günümüzde de o mozaikler ortaya çıkarılmış. Yeniden camiye çevrildiğinde de üzeri kumaşlarla kapatılmış. Müslümanların gayr-ı müslimlerin sanatlarına duyduğu saygıyı onlar Müslümanların sanatlarına duymuyor, aksine yüksek bir düşmanlık besliyorlar. Şu an Gazze’deki hadiseler de en yakın örneklerdendir. Camilere, minarelere keyfî olarak zarar verebiliyorlar.
Aslında Osmanlı’nın sanata duyduğu saygıdan ziyade İslamiyet’in bir özelliğidir değil mi sanata saygı duymak?
Elbette. Zaten hat sanatı, İslam’ın yayılmasına en büyük hizmeti etmiş sanatlardandır. Hat sanatına en çok sahip çıkmış ve geliştirmiş devlet Osmanlı Devleti’dir. Birçok hattat padişah vardır. Hat sanatı, Osmanlı Devleti’nin Kur’an-ı Kerîm’e büyük önem vermesiyle onun en güzel şekilde yazılması isteği sayesinde bu kadar gelişmiştir. Tezhip sanatı, ciltçilik sanatı, ebru sanatı da Kur’an-ı Kerîm’i süslemek için kullanılmış, yine daha güzel olması niyeti ile geliştirilmiştir.
Hat sanatında ve diğer sanatlarda kabiliyet şart mıdır? Yoksa esas olan gayret ve çaba mıdır?
İkisi beraber olmalı bence. Bununla birlikte yüksek bir kabiliyet olmasa dahi bu sanatı orta düzeyde icra etmek mümkündür. Kabiliyet çok lazımdır fakat tek başına yeterli değildir. Devamlı ve düzenli çalışmayı o yüzden çok önemseriz.
Sanatın bir tanımı da “İnsanın kâinattaki yerini idrak edişinin; gördüğünü değil anladığını biçime dönüştürme çabasıdır” cümlesi olabilir. Bu açıdan bakacak olursak, size kâinattaki hangi olay ve olgular ilham oluyor?
Benim daha çok yazı yazmamı istettirecek şeyler direkt olarak Allah’ın yarattığı şeyler değil de, eski hattatların yazıları oluyor. Bazı şaheserleri gördüğümde nutkum tutuluyor ve sanki bunlar insan işi değilmiş de insan üstü işlermiş gibi hissettiriyor. Bir insan nasıl olur da bu kadar güzel bir şey yapabilir ki, dediğim çok eser oldu. Belki de onları görmeseydim hattat olamayabilirdim. Çünkü o eserler beni çok etkiliyor. Ancak kâinattan illaki ilham almışımdır ancak bunu net bir şekilde söyleyemiyorum. En azından ben farkında değilim. Esas ilham veren şeyler özellikle eski hattatların yazmış olduğu yazıları seyretmek oluyor. Mesela geçen gittiğim sergide Kazasker Mustafa İzzet’in bir Hilye-i Şerîf’i vardı. Peygamberimizin (asm) vasıflarını anlatan bir eser. Ona bakınca insanın huzuru hissetmemesi elde değil. Sanattan hiç anlamayan birisinin bile o esere baktığı zaman etkilenmemesi imkânsız.
Risale-i Nur okumanın sanatınıza katkıları nelerdir? Hat sanatıyla hemhal olmanızın Risale-i Nur anlayışınıza katkıları oldu mu?
İkisi de evet. Risale-i Nur hat sanatında ilerlememe vesile olmuştur. Ve hat sanatıyla birlikte Risale-i Nur anlayışım da gelişti. Bir kere Kur’an hattının ne kadar büyük bir önem taşıdığını Risale-i Nur vesilesiyle öğrenebiliyorsunuz. Risale-i Nur okumamış bir insanın Kur’an hattının kıymetini anlaması biraz zor olabilir. Kur’an hattını neden muhafaza etmeliyiz, bunu bize Risale-i Nur söylüyor.
Hat sanatını öğrendikten sonra Risale-i Nur anlayışımdaki etkisine ise şu noktada örnek verebilirim. “Her sanatkâr sanatını görmek ve göstermek ister.” Bu hakikat Risale-i Nur’da geçer. Ben bu hakikati derinden hissediyorum. Tabiî Risale-i Nur’la derinleştikçe hat sanatını onunla ilişkisini anlatmam daha mümkün olacaktır.
Çok teşekkür ederim, ben şahsen çok istifade ettim.
Allah razı olsun. Ben de öyle.

İlk yorumu siz yazın