Geçtiğimiz ay Mekke’nin fethinin 1396. yıldönümünü geride bıraktık. O fethin bize verdiği en önemli derslerden biri hiç şüphesiz İslâmiyet’te kalplerin fethedilmesi hakikatidir. Cazibedar fitnelerin yaygın olduğu asrımızda iman hakikatlerinin önce kalbe işlemesi büyük önem arz etmektedir. Bunun için de kullanılan dil, takınılan üslup İslâmiyet’e layık olmalıdır. Üslubun güzelliği bir sanattır ve tebliğ vazifesinde olmazsa olmazdır.
İslamiyet’in ilk dönemlerinde Peygamberimiz (asm) ve Sahabeler Mekke’de tebliğe başlamışken buna karşı müşriklerin zalimane tavırlarıyla karşılaştılar. Böyle bir durumda ne kadar direnseler de hicret yolu gözüktü ve asıl vatanlarını bırakıp Medine’ye doğru yol aldılar. Müşrikler hicrete rağmen Müslümanların Mekke’deki mallarını yağmaladılar ve hicret edilen yerlere saldırdılar.1
Aradan yıllar geçti ve İslamiyet git gide yayıldı. 11 Ocak 630 tarihinde2, Peygamberimiz (asm) ve Ashabı Mekke’ye yeniden girdi. Bu giriş maddî silahlarla değil manevî silahlarla; güzel sözlerle, affetmekle, hoşgörüyle oldu. Hiç kimseye zarar verilmeden, insanların gönüllerine dokunarak Mekke fethedildi. İşte Mekke’nin fethi bize, İslamiyet’in bu ana metodunu göstermekteydi. Fetih yavaş yavaş kalplere işlerken, görünen tüm bu güzel hasletler aynı zamanda İslamiyet’e ait olan sanat, estetik ve inceliklerdi. Sanat, kalpleri fethetmekti. Ve bu, nuranî bir silahtı.
Asr-ı Saadet döneminde İslamiyet bu şekilde yayılırken günümüzde bizlerin bu davayı nasıl anlattığı incelenmesi gerekmektedir. Her bir mü’min i’lâ-i kelimetullah ile mükellef iken3 bizler bu vazifeyi nasıl yapıyoruz, bu açıdan kendimizi sorgulamamız gerekir. Âhirzaman gibi tehlikeli, enaniyet gibi zayıf damarların işletildiği, dalalet vadilerinden türlü hücumların yapıldığı bu asırda4 ehl-i imanın tebliğ vazifesini pürdikkat yapması ve bu işte çok hassas olması elzemdir.
“Üslûb-u beyan, ayniyle insan”5 sözünden hareketle üslup aynıyla insanı yansıtır. Doğru üslup bir sanattır ve insanın karakteri üslubunda belirir. Sanatlı yaratılan insan, üslûbuyla yaratılışını yansıtmalıdır. Türlü esmanın tecellî ettiği ve sanatla nakşedilmiş olan vücudumuz bize bu noktada örnek olmalı, o vücuda lâyık bir üsluba sahip olmalıyız. Aksi halde en güzel yemeğin eskimiş kırık bir tabakta sunulması gibi, İslâmiyet’in güzellikleri yanlış üsluplar nedeniyle gizlenecektir. İslâmiyet’in cevherlerini gizlemeye kimsenin hakkı/haddi yoktur.
Tebliğ vazifemizde kullanacağımız üslubun nasıl olması gerektiği ile ilgili bir ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “Allah’ın rahmetinden dolayı sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli biri olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi.”6 Öyleyse kaba, sert, estetikten yoksun yapılan bir tebliğ etkisiz olacaktır. Etkisiz olmakla kalmayıp çoğu zaman aksü’l-amel yapmaktadır. Tebliğ yapacağım diye insanları İslâmiyet’ten uzaklaştırmak büyük bir mes’uliyettir. İman hizmetinde katılığa yer yoktur.
Cenab-ı Hak kullarıyla ‘en sanatlı, en donanımlı, en incelikli’ olan peygamberlerle ve Peygamberimiz (asm) ile irtibat kurmuştur. Bu durum bize bir derstir. İnsanla konuşmak, ona tebliğde bulunmak için ‘sanatlı, donanımlı ve incelikli’ olunmalıdır. Yine bir ayet-i kerimede “Yaptığınız işi güzel yapın, Allah işini güzel yapanları sever”7 buyrulmuştur. Tebliğ vazifesinde de işini en güzel yapmak mühimdir.
Risale-i Nur eserleri Kur’ân ayetlerinin bu asra bakan veçhesini en güzel şekilde tefsir ettiğinden Risale-i Nur’un kullandığı dil bizler için yol göstericidir. Bu asırda İslâmiyet’i tebliğ vazifesinde ve iman ve Kur’an hizmetinde Risale-i Nur’un mesleği, nezihâne ve nazikâne ve kavl-i leyyindir.8 Asır âhirzaman olduğundan ve iman hakikatlerine çeşitli yollarla hücum edildiğinden bizlerin tebliğ noktasında asrın tefsiri Risale-i Nur’un mesleğini esas ittihaz etmemiz en doğrusu olacaktır.
Tebliğde sözden ziyade tavır, kâlden ziyade hâl daha etkindir. Üslubu güzelleştiren, hâl dilinin nasıllığıdır. Aktarılan bir kelimenin dahi eğer ihlâs ile söylendiği takdirde belki de bir kurtuluş vesilesi olacağını Üstad Bediüzzaman şöyle bildirmiştir: “Bazen bir tek kelime sebeb-i necat (kurtuluş sebebi) ve medar-ı rıza (rıza sebebi) olur.”9 Evet, niyetin halis olmadığı durumlarda yapılan tebliğler, nasihatler, ikazlar bazen damara dokundurmakta ve aksü’l-amel yapmaktadır.10 Dolayısıyla üsluplar, niyetlerin birer yansımasıdır.
Hâl dili öncelikle ahlâkla ilişkilidir. Resul-i Ekrem’in ahlâkı Kur’an ahlâkıydı11 ve Mekke’nin fethinde öncelikle onun ahlâkının bir yansıması olan lisan-ı hâli konuşmuştu. Eğer bizler de İslâm ahlâkını ve imanın kemalâtını fiillerimizle gösterirsek diğer dinlerin mensupları cemaatlerle İslâmiyet’e dühûl edeceklerdir inşaallah.12
“Güzel söz, sadakadır”13, “Mü’min, kendisine ısınılabilen kimsedir”14 ve “Şüphesiz Allah refiktir. Rıfkı (yumuşak huyluluğu) sever”15 hadis-i şeriflerince kalplerin mü’mine ısınması esastır. Tebliğ vazifesinde hakikatlerin tesiri için üslupta sanat, dilde incelik, tavırda ihlâs gerektir. Böylelikle iman kalplerde inkişaf edecektir.
Dipnotlar:
- https://www.yeniasya.com.tr/mehtap-yildirim-yukselten/affetmenin-en-guzel-ornegi-mekke-nin-fethi_618191
- https://islamansiklopedisi.org.tr/mekke
- Eski Said Dönemi Eserleri, Makalat, s. 45
- Yirmi Dokuzuncu Mektub, Altıncı Risale olan Altıncı Kısım, Beşinci Desise-i Şeytaniye
- Compte de Buffon’dan çeviri (Recaizade M. Ekrem)
- Âl-i İmrân Suresi, 159
- Bakara Suresi, 195
- Lem’alar, Yirmi Üçüncü Lem’a, Haşiye, s. 294
- Lem’a, 3. Sebep
- Mektub, Birinci Mebhas, 4. Vecih
- Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 26
- Hutbe-i Şamiye, Birinci Kelime
- Buhârî, Cihad 72.
- Camiü’s-Sağir – 9147.
- Müslim, Birr ve Sıla, 77

İlk yorumu siz yazın