Hakikî bir mü’minin bakış açısı hiç şüphe yok ki, iman nokta-i nazarındandır. Hayatı algılamada dinin ve imanın sunduğu bakış açısı gittikçe zayıflamıştır. Modern hayatın insana sunduğu kâinatı anlama modeli; dış dünya ile iç dünya, madde ve mana, dünya ve ahiret ayrılığı üzerine kurulmuştur. Böylece, din ile bilimin, din ile sanatın, siyaset ile ahlâkın arası açılmış birbirinden bağımsız hale getirilmeye çalışılmıştır. Bunun neticesinde ortaya çıkan problem ise, değer üretmenin en önemli unsuru olan dinin, bu alanlarda söz söyleme hakkının elinden alınması ve beşer hayatında çok sınırlı bir alana hapsedilmesidir. Bu yaklaşımın en belirgin tezahürlerinden birisi, din ile sanat arasındaki ilişkide ortaya çıkmış ve bu ikisi arasındaki ilişki, ya tamamen koparılmış ya da belirsiz bir hale getirilmiş; böylece estetik boyut, sadece maddî perspektif ekseninde anlaşılmaya başlanmıştır. Eksik ve yanlış bir sanat algısının, sadece insanları etkilediği söylenemez. Maddi hazlara bağlı kalınarak ve sadece bunların tatmini esas alınarak inşa edilen sözde estetik anlayış, bireysel tüketimi artırmış, diğer varlıkların ve aslında dolaylı bir şekilde insanların kendi yaşam alanlarının imhasına neden olmuştur.
Âhirzaman, bu yanlış kavrayışı ile vicdanla nefsin kıyasıya mücadele ettiği ve bu iç harbin, insanı böylesine dağıttığı bir zamanı ifade eder. Şu durumda en önemli problemimiz âhirzamanda yaşayan insanların değer kayıpları ve bunların yeniden kazanılması meselesidir. Bu yüzden tarihî bir süreç içerisinde modern düşüncenin, dinî anlayıştan nasıl koptuğunu, imanın, önce Hıristiyan âlemde daha sonra İslam âleminde nasıl tesirsiz kılındığını anlamak gerekir.
Modern dönemin sanat da dâhil olmak üzere, hayatın hemen hemen bütün alanlarında yaptığı tahribâtı anlamanın bir vechi Batı’nın düşüncesini anlamak ve onun felsefî yönünü kavramakla mümkündür. Nitekim modernizmle birlikte, bu noktalarda dinin boşalttığı alan birtakım felsefî ekoller tarafından doldurulmuştur. Çünkü modern Batı sanatı, bireyciliği, öznelliği ve psikolojik dürtüleri öne çıkaran; İlâhî ilkeleri ise görmezden gelen bir yapıya sahiptir.
Bu bağlamda modern insanın en büyük sorunu, kutsala dair ne varsa, maneviyata dair ne varsa yitirmiş olmasıdır. Sadece maddeyi, dünyayı ve egoyu önemseyerek ruh ve manayı öteleyen bu bakış açısı ile belirsiz bir boşluğa düşmüş ve anlam kaybı yaşayarak varoluşsal acılar içerisinde kalmıştır. Özellikle hümanist ve seküler bakış açısı bunun en temel nedeni olmuştur. Sekülerizm, ilk önce felsefeyi ardından da bilimi ve sanatı, dinî bir temelden uzaklaştırmıştır.
Sanat ve bilim modernizm öncesinde, Kilise’ye bağlı sanatçıların ve sadece din adamlarının etkisinde yürütülürken, modern dönemde özellikle sanat, kimliksiz veya dinî kimlikten uzak bir sanatçı topluluğunun ellerine terk edilmiştir. Batıda meydana gelen bu gelişmeler hiç şüphesiz Müslüman dünyayı da etkilemiş ve kültürlerin arasına sıkışmış, gelgitler yaşayan, sorunlu, egoist bir ruh halini ortaya çıkarmıştır. Bunun neticesinde de aslında son derece ahenkli ve renkli bir yapıya sahip olan İslâm sanatının, İlahî boyuttan ve estetikten uzaklaşmasına sebep olmuştur.
Müslüman toplumdaki bazı akımlar özellikle Vehhâbîlik, Selefilik gibi çeşitli dinî hareketler İslâmî sanat algısına karşı ilgisiz ve duyarsız kalmışlar ve bu akımlar, Allah’ın varlığını bilmekle beraber, O’nun Varlığını hayatın ve hadiselerin içerisinde, mevcudatın simasında okuma noktasında eksik bir anlayışa sahip olmuşlardır. Dinin sanatsal boyutunu değil, sadece hukukî ve siyasî veçhesini öne çıkarmışlar ve bu durum ise, ciddi bir nitelik kaybına neden olmuştur.
Halihazırda da Batı’nın hazcı sanat anlayışı ve modasını takip eden ve cinselliğin ve hatta LGBT gibi sapık akımların yıpratıcı etkisine maruz kalan Müslümanların, özellikle genç kuşağın, İslâm’ın insanı ulaştırmayı hedeflediği ciddiyetten uzaklaştığı gerçeği her geçen gün gözler önüne serilmektedir. Geçmişte İslâm düşüncesi için tehdit olarak kabul edilen fikrî akımların yerini, bugün daha da korkutucu olan popüler kültür almış ve bütün hedefi de “nefsanî dürtülerin tatminini” önceleyen anlayış olmuştur.
Dünyanın tamirine en önemli katkı hiç şüphesiz sanat ve ilimle barışmış din olacaktır. Her ikisi de cihanşümul değerlere yükselmenin birer yoludur. Sanatla, varlığımızın daha derinden kavranması, beşerî zorluklara karşı sabır duygusunu kazanmakta yardımcı olması, daha müsbet duyguları harekete geçirmesi sebebiyle insan-insan arasındaki ilişkiyi, insan-mahlûk arasındaki ilişkiyi muhabbet ve şefkat üzerine oturtması daha incelikli bir ruh kazanmasına vesile olması beklenir. Bugün, imanın düşünceye tesiri, düşüncenin de hayata tesirinin iki temel prensibi, ancak ilim ve sanat felsefesi alanlarında görülebilir.
Bu yüzden gelinen noktada dinin hayatın içerisinden dışlanması özellikle sekülerizmin de tesiriyle ahiret yokmuş gibi yaşama felsefesini yaygınlaştırmıştır. Gerek Yahudiler gerek Hıristiyanlar gerekse İslam’ın içerisindeki taklidî iman sahipleri üzerindeki bu algı neticesinde, hesap verme şuurundan ve karşılık görme inancından kopuk yaşamlar ortaya çıkmıştır. Böyle bir temelden uzak din anlayışının, insanlara sorumluluk duygusu yüklemesi beklenemez. Bu sebeple İslâm bu noktada diğer dinlerden ayrılır. Hayatı ebedîliğe göre ayarlar. İslâm, yalnız bir ekonomik doktrin olmadığı gibi, sadece bir inanış da değildir. Hayatın bütün şartlarını ele alan bir dünya görüşü, yaşayış ve medeniyet tarzıdır. İşte bu yüzden akla sansür koymayan İslâm inancı, istikbalde hükümferma olacaktır.
Sanat, seçilen bir hayat görüşü ve buna bağlı yaşantıyı değişik araçlarla güzel bir biçimde başkalarına ulaştırmanın yoludur. Sanat eseri ise bu mefkûre ile ortaya konulan somut malzemedir ve sanatkârın mensup olduğu medeniyet ailesinin rengini taşır. Yani sanat eseri, bir mensubiyetin yansımasıdır. İslâm sanat eserleri de, onları ortaya koyanların iman, inanç, düşünce ve hayat tarzlarının en somut göstergeleri olup İslam medeniyetinin doğrudan ifadesi ve somut tezahürleridir. Turgut Cansever bu hususta, “Varlık, inançlar, bilgi ve idrakin aklî, ruhî ve dinî düzeyi, bütün sanat formlarına yansır” demiştir.1 Her şekil, bir inancın göstergesidir.
Perviz Manzur, Batı sanatı ile İslâm sanatı arasındaki farkı şu şekilde ortaya koymuştur: “Batı sanatının en büyük özelliği, insanın Allah’a karşı mücadelesidir. O’na karşı adeta savaşır. Güya sanat da onun yarattığıdır. Batılı ressamların devasa boyutlarda idealize edilmiş insan vücutlarını, kasları ve dokularıyla birlikte çizmeleri, mermere, taşa yontmaları bu anlayışın bir tezahürüdür. İslâm’da ise, sanat ibadet gibidir. İnsana ve tabiata bakışta, Allah ile herhangi bir çatışma yoktur. Müslümanın yaratıcı olmak gibi herhangi bir iddiası da yoktur.”2 İslâm sanatçısı, Sâni-i Zülcelâl’in yaptığı büyük eserin bir bölümünden bir zerresinden, bir noktasından kesitler sunan kişidir. İnsanın dellallık özelliği bundandır. İnsan kâinattaki eserlere dellaldır. Onların güzelliklerini görmek ve başkalarına göstermek durumundadır. Bu dellallık bir makamdır. Sanatçı bunun için en uygun kişidir.
Hayatın içerisinden uzaklaştırılan dinin ve dinin içerisinden uzaklaştırılan sanatın ihyası ve din ve sanat bağının tekrar kurulması gerekmektedir. Böylelikle insan, hem kendi varoluşsal sorularına cevap bulabilecek, hem de Yaratıcısını tanıyabilecektir. Bunun için hayatın her anına sirayet eden bir iman, yani her olayda her hadisede O’nun Esmâü’l-Hüsnâ’sını tefekkür edebilen derin bakış açısına ihtiyaç vardır.
İmanın tahkikleşmesinin en etkili yollarından birisi sanattır. Sanat tefekkürî bir bakışın ve imanın akılla beraber duygulara bakan yönünü tahkim eden bir araçtır. Risale-i Nur eserleri bu noktada bir şeyin neden güzel olduğunu veya güzelliğin ne olduğunu (Estetik) ve güzelliğin kaynağını Esmâü’l-Hüsnâ sistematiği içerisinde tecellî, cilve, sanat, nakış, tezyin, meşher mazhar, sergi, eser, … vb. kavramlarla ciddi anlamda hem sanatın dilini kullanmış hem de bir sanat felsefesi ortaya koyarak bu bakış açısıyla iman hakikatlerini orijinal bir tefsirle anlatmıştır.
Sonuç olarak dünya yeni ve tek bir medeniyete doğru gitmektedir. Bu yeni medeniyetin harcı, Doğu ve Batı medeniyetlerinin mirasından olmalıdır. Bu kültürel birlikteliğin merkezinde de hiç şüphesiz “insan” bulunur. Bu yüzden ortak bir insanlık dili geliştirmek gerekmektedir. On yedi ve on sekizinci yüzyılların, dünyayı hercümerce sürükleyen, tesirleri bugün de görülen ve iki dünya harbini doğuran felaketlerin enkazını insanlığın bütününden temizlemenin yolu, bu yeni medeniyet dilinin sağlanmasıyla mümkün kılınabilir. Şimdilerde insanlığın dili yok gibidir. Diğer hayat krizlerinden kurtulmanın yolu da böyle bir dilin keşfedilmesine bağlıdır.
Dipnotlar:
- Turgut Cansever, Mimar Sinan, Klasik Yayınları, İstanbul 2005, s.190.
- Mahmut Çetin, İslâm Sanatının Yeniden Teşekkülü, Adım Yayıncılık, Türdav A.Ş., s. 43.

İlk yorumu siz yazın