Asrın idrakiyle Bediüzzaman’ı tanımak

Zamanın durduğu, fikirlerin zincirlere vurulduğu bir devirde, ruhunun ufkunu Kur’ân’ın sönmez ışığıyla aydınlatan bir şahsiyeti anlamak; sadece bir Tarihçe-i Hayat’ı okumak değil, asrı aşan bir davanın nabzını fark etmektir.

Bediüzzaman Hazretleri, tarihin tozlu raflarına hapsedilecek bir zât değil, aksine sürekli taze kalan bir hakikat pınarıdır. Onu doğru tanımak, kalıplaşmış yargıların ötesine geçiyor ve bir ömrün nasıl iman uğruna eridiğini görmeyi gerektiriyor. Asrın adamı olması, Üstad’ın sadece kendi döneminin dertleriyle dertlenmesinden değil, kıyamete kadar sürecek olan insanlık buhranlarına Kur’ânî reçeteler sunmasından tevellüd ediyor. Üstad, dünü bugüne bağlayan, bugünden geleceğin saadet saraylarına pencereler açan bir yoldur. Bu yoldan geçmek, eşyayı ve hadisatı mânâ-yı harfiyle okumaktır.

1926 yılındaki o meşhur Burdur sürgününü, zahirî bir ceza gibi görsek de kaderin kaleminin yazdığı muazzam bir inşanın temelidir. Van’ın dağlarından Anadolu’ya yapılan bu zorakî yolculuk, aslında Eski Said’in siyasî mücadelelerinden sıyrılıp Yeni Said’in ihlas kalesine yaslanmasıdır. Dünyevî dostlukların vefasızlığı ve geçici siyasî menfaatlerin zulmü, ebedî bir hizmetin çekirdeğini kırmış ve insan elinin zulmettiği yerde Kader-i İlahî adaletle hükmetmiş. Sürgün yollarında Üstad Hazretleri, yalnızlığın en acısını yaşarken aslında milyonlarca gönlün şahs-ı manevîsinde yankılanacak olan Nur’un ilk tohumlarını ekmiştir. Üstad’ın yalnızlığı onu yalnızca Bâkî olanın dostluğuna sevk etmiş ve kaleminden çıkan eserler bu safiyetin meyvesi olmuştur. Sürgün, bir mahpusluk değil, Anadolu’nun iman kalesine dönüşmesinin ilk adımı olmuştur.

Bediüzzaman Hazretlerini tanımlarken karşımıza çıkan vecheler, Üstad’ın nasıl cemiyetin dertleriyle yoğrulduğunun ispatı olmuştur. Üstad’ın merhamet vechesi, kendisine zehir verenlere dahi beddua etmeyecek kadar genişti. Mantık vechesi ise en muannid dinsiz felsefeyi, feylesofu dize getirecek kadar keskindi. Üstad, aklı kalple barıştıran bir dehâ olmuştur.

Sosyal ve siyasî mülahazalarında ise her daim hürriyet-i şer’iyeyi savunmuş, dini siyasete alet etmek değil, bilakis siyaseti dine hizmetkâr kılmayı, dini her türlü siyasî cereyanın üstünde tutmayı kendisine düstûr etmiş. Üstad Hazretlerinin bizlere bıraktığı miras ne mal ne mülk ne de dünyevî bir saltanat… Üstad’ın mirası, sarsılmaz bir iman, nurlu bir külliyat ve ihlasla birbirine bağlı bir uhuvvet dairesidir. Bu daire, şahıslara değil, hakikatlere dayanmaktadır.

Bediüzzaman Hazretlerinin sosyal vechesi, ferdin hürriyetini toplumun selâmetiyle dengeliyorken; siyasî duruşu, adalet-i mahzayı esas alan bir şuurun yansımasıdır. Üstad, ‘Bir masumun hakkı, bütün halk için dahi fedâ edilemez…’ düsturuyla, modern dünyanın pragmatist yaklaşımlarına en güçlü itirazı ortaya koymuştur. Bugün bizlere düşen, Üstad’ı sadece anmak değil, Üstad’ı doğru tanıyarak davasının ruhuna iştirak etmektir.

Geçmişin acılarından geleceğin umuduna doğru giderken, Üstad’ın şahsiyetindeki dengeli duruşu rehber edinmek önemlidir. Üstad, hayatıyla bir bildiri yazmış. Zindanları medreseye, sürgünleri ise vuslata çevirmiş. İman hakikatlerini asrın idrakine gösterirken kullandığı o nezih ve tavizsiz üslup, bugün hâlâ yolumuzu aydınlatan en parlak meşaledir.

Geleceğin dünyasında Bediüzzaman, sadece tarihî kahraman olarak değil, zihinlerin ve kalplerin mimarı olarak yerini almıştır. Bilimin maddeye hapsolduğu bu çağda, Üstad maddeyi mânâ ile ruhlandırmanın yolunu göstermiştir. Üstad Hazretlerinin mirası, talebelerine bıraktığı bu eşsiz iman ve ihlâs dersidir. Üstad’ı tanımak, kendimizi tanımaktır. Onu anlamak, kâinatın sırrına iman anahtarıyla vâkıf olmaktır.

Bu yolculuğun her satırı çileyle yoğrulmuş olan Risale-i Nur, asrın zâtının bizlere bıraktığı en büyük emanettir. Bu emanete sahip çıkmak ise Üstad’ı doğru şekilde dünyaya anlatmakla başlar…

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*