BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ OLAYI

Merhaba Değerli Genç Yorum okuyucuları. Bu ay Keçelinin Kitaplığında Şerif Mardin tarafından ele alınan Bediüzzaman Said Nursi Olayı kitabını incelemeye çalışacağız.

Kitabın içeriğine geçmeden önce yazarın ilmî ve sosyal veçhesini anlamak, kitabın muhteviyatını da anlamlandırabilmek adına önemli bir yer teşkil ediyor.

Şerif Mardin İstanbul doğumlu olmasına rağmen kökeni itibari ile soyu Peygamber Efendimize dayanan bir aileden geliyor. Türkiye’nin en iyi liselerinden biri olan Galatasaray Lisesi’nde başlayan ortaöğretimini ABD’de tamamlayıp yükseköğretimini Stanford Üniversitesi Siyasal Bilimler Bölümünde bitiriyor. Lisansüstü eğitimini Johns Hopkins Üniversitesi’nde yaptıktan sonra doktorasını Stanford Üniversitesi’nde tamamlıyor. Ankara Üniversitesinde öğretim üyeliği yaptıktan sonra Boğaziçi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesinin kurucu dekanlığı vazifesini üstleniyor. Yazarın akademik profiline baktığımızda, son üç yüz yıllık Türk sosyolojik yapısı üzerine ihtisas sahibi olduğu, Tanzimat sonrasını ve bilhassa Jön Türkleri araştırmalarına konu ettiğini biliyoruz. Toplumdaki “mahalle baskısı” tabirini literatüre kazandıran Şerif Mardin, Türkiye’nin dindar ve laik çatışmasının üst perdeden yaşandığı dönemleri ele almasıyla da her iki kesim tarafından yıllarca takip edilen bir akademisyen yazar olarak karşımıza çıkıyor. Bu sebeple kitap bu donanımda birinin elinden çıkması ile hem bir literatür değeri taşıyor hem de olumsuz eleştirilere bir o kadar set çekiyor diyebiliriz.

Kitap, Bediüzzaman’ın ilmî, felsefî ve siyasî veçhesini ele alırken bunu sadece Said Nursî merkezli olarak ele almıyor. Tanzimat dönemi ile başlayan Osmanlı iç ve dış siyaset politikalarını, Said Nursî’nin doğduğu Şark vilayetlerinin dönem içerisindeki dinî ve siyasal atmosferini akademik kaynakları ile açıklığa kavuşturuyor. Bu da aslında bize Said Nursî’yi Bediüzzaman yapan hal ve şartlarını anlamamıza yardımcı oluyor.

Kitabın dili anlayacağınız üzerine akademik bir dil üzerine bina edilmiş. Bu sebeple öyle sizi sürükleyen bir havası yok. Özellikle zaten bu konu ile bilgi sahibi olan biri için bazı kısımlarda okuma hızı oldukça düşüyor.

Kitap ön sözünde çok çarpıcı bir soruyla girizgâh yapıyor: “Said Nursi’nin çok da eğitimli olmayan dinleyicileri bu kavramları nasıl olup da gündelik somut stratejilere dönüştürebilmişlerdir?” Evet bu soru aslında yüz yıldır hem laik kesim hem de diğer cemaat ve tarikatlar tarafından çok zikredilen ve merak edilen soruların başında geliyor. Yazarın bu soruyu sorması bence Nur Hizmet modelini gerçekten anlamlandırmak istemesinin bir tezahürüdür.

Yine bu tezahürün örneklerinden biri sanırım şu cümle olsa gerek: “Said Nursi’nin takipçileri için mekanist bir toplum anlayışının benimsenmesi Newtoncu fizik sisteminin benimsenmesinden daha güçtü.” Bu cümle yazarın kitap boyunca asıl tezini oluşturmakla kalmıyor, Nur Talebelerini sosyolojik olarak doğru analiz ettiğini çok güzel bir teşbihle ilan ediyor.

Kitap sonraki süreçte Said Nursî’nin hayatına, payitaht ile olan ilişkilerine, ikinci meşrutiyet öncesi ve sonrası Bediüzzaman’ın siyaset hayatına, Birinci Dünya Harbi ve sonrasındaki esaret hayatı ardından İstanbul’a dönüşü ile kendi içinde bir değişim yaşamasından ve bu değişimin mezkur bahislerde bulunduğu şartların nasıl etki etmiş olabileceğinden detaylıca bahsediyor fakat burada esas önemli olan nokta Said Nursî’nin kendinden bir önceki müceddid olarak tanımlanan Mevlana Halid-i Bağdadî’nin şarkta yapmış olduğu tecdid ile İmam-ı Rabbanî’den çokça etkilenmiş olmasını vazıh surette anlatıyor olmasıdır. Yine Nakşi bir bölgeden gelip Abdülkadir Geylani’ye küçüklüğünden beri bağlılığı aslında Said Nursî’nin daha çocuklukta mevcutla iktifa etmeyeceğinin büyük bir kanıtı olarak sunulabilir olacağını da yazar bize vurguluyor.

Kitap sona doğru yaklaşırken Bediüzzaman’ın artık oturtmuş olduğu cemaat formatındaki önemli isimlerden de kısaca bahsediyor ve ardından tüm kitabı özetlercesine bir sonuç bildirgesi ile kitap son buluyor.

Elhasıl: Kitap sadece Bediüzzaman’ı anlatmakla kalmıyor, devrin sosyo-kültürel, siyasî, dinî ve ekonomik yönlerini de değerlendirerek hem toplumu hem Bediüzzaman’ı analiz ediyor, bu şekilde yaşanan değişimlerin Bediüzzaman ve toplum üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu ortaya koymaya çalışıyor. Daha sonra ise ortaya çıkmış olan Risale-i Nur hizmet modelinin topluma olan etkisine de parmak basıyor.

Bu kitap Risale-i Nur ile yeni hemhal olmaya başlamış kişilerin okuması gereken nadide bir eser olduğu kanaatindeyim fakat zaten Risale-i Nur ile yıllardır iştigal eden biri için sadece farklı bir bakış açısını öğrenme fırsatı sunabilir. Herkese feyizli okumalar dilerim…

Altını Çizdiklerim

Said Nursi’nin çok da eğitimli olmayan dinleyicileri bu kavramları nasıl olup da gündelik somut stratejilere dönüştürebilmişlerdir?

Said Nursi’nin takipçileri için mekanist bir toplum anlayışının benimsenmesi Newtoncu fizik sisteminin benimsenmesinden daha güçtü.

Said Nursi’nin yazdıkları bir ana amaca hizmet etme iddiasındadır; Batı’nın maddeciliği olarak gördüğü şeyin İslam kültürüne de sızmasını önlemek… Maddecilikle savaşmak için önce Osmanlıların sonra da Türklerin İslami mirasını yeniden canlandırmaya yönelik misyoner faaliyetlerde bulunmuştur.

Said Nursi’nin katkısı ise Kuran’da konulan normları geleneksel Müslüman davranış ve kişisel ilişkili tarzını gelişen bir sanayi ve kitle iletişim toplumuna yeniden sokacak biçimde yenilemiş olmasıdır.

Çünkü nurcu kimlik kurmanın bilinçsiz süreçlerinde ve kendini kuşatan dünyaya intibakta çoğu kez İslami lehçenin öğelerine başvurur. Nurculuğa yönelen kişilerin içsel dürtülerine ışık tutulmasında psikolojik yönü ağır basan verilerin gerekli olduklarına inanıyorum.

Said Nursi zamanımızda Müslümanlar için uygun düşen tavrın ilkelerini Kuran’dan çıkaran bir İslam bilimleri uzmanı olarak görülebilir.

Türkiye’de Nurcu hareket en çarpıcı evrenselci özelliklerini 1950-75 arasında kazandı bunlar paradoksal biçimde Türkiye Cumhuriyeti’nin modernleşme politikalarını izledi ve bu politikalarla organik bir ilişki sergiledi. Bu yüzden Nurcu hareketini kendine uluslararası alanda ortaya koyuşunun ülkedeki Cumhuriyetçi modernleşme hareketinin dorukta olduğu zamana denk düştüğünü söyleyebiliriz.

Nurcu hareket gücünün bir bölümünü de Cumhuriyet döneminin bazı başarısızlıklarından aldı bu başarısızlıklar arasında önde geleni Cumhuriyetçi laik ideolojinin bir dünya görüşü olarak İslam’ın yerini alamamasıydı.

Nurculuk geleneksel tarikat modeli çerçevesinde faaliyette bulunmayıp Kur’an’daki hakikati yaymada bir araç olduğunu öne sürdüğünden sınırları da karmaşıktır.

Sonuçta Said Nursi imparatorluğun manevi sağlamlığı açısından Kur’an’a dönmenin zorunlu olduğu inancıyla harekete geçerken modern kitle iletişim teknolojisinin muhafazakâr amaçları adına kullanabileceğiniz de bilincindeydi.

Kadınlara özel bir yer tanınması İslami cinsel ahlâka yapılan özel vurgu ve cinslerin ayrılması Nurcuların hiç ödün vermedikleri konular arasındaydı. Bu fikirler Türkiye’nin laik medeni hukuku tarafından öne çıkarılan değerlere aykırı düşmektedir.

Çünkü o kendisini millete, dine ve devlete adamış bir kişiydi.

Modern Türkiye’deki karşıtlarının bir Kürt milliyetçisi olduğu yolunda kendisine yönelttikleri suçlamaları haklı gösterecek hiçbir şey yoktur.

Said Nursi ittifak devletleri safında savaşa katılmasına dair Jön Türkler tarafından verdirilen 5 cihat fetvasının hazırlık çalışmalarına da katıldı.

Said Nursi 1915 yılında bir denizaltı ile Trablusgarp’a gitti. Kendisini oraya Trablus’u işgal eden İtalyanlara karşı direniş göstermeleri için Sünüsileri ikna etmek üzere Jön Türkler göndermişti.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*