BİR MESNEVÎ HİKÂYESİ

Yer: Rusya/Kosturma

Tarih: 1916

Mevsim: Kış

Volga nehrinin kenarında hazin bir ruhun, derin düşünceli hâli, akan suların seslerine, esen rüzgâra ve yağan yağmura karışırken “Çocukları ihtiyarlatan gün” (Müzzemmil Sûresi: 17) sırrına mazhar olan “Harb-i umûmîyi gören ihtiyardır” manasını bizzat kendinde ve baktığı her şeyde hissederek bu duyguyu derinden yaşamış birinden bahsetmek istiyorum.

Birinci Dünya Savaşı’nda esir düşmüş olmanın, gurbette kalmış olmanın, bütün sevdiklerinin ve vatanının akıbetinden bîhaber olmanın onda bıraktığı bir hâlet-i ruhiye ile günlerini geçiren bir adamdan bahsediyorum. Nâmı Bediüzzaman.

Esir kampında Rus kumandanının karşısında ayağa kalkmadığı için idamla yargılanıp infaz edilmesine karar verilen ve son arzusu olan iki rekat namazını eda ederken samimiyeti anlaşılıp bu karardan vazgeçilen, esirlerin arasında kalmaya devam ederken Müslüman Tatarların kefareti ile Volga Nehri kenarındaki camide esareti devam eden Bediüzzaman’dan bahsediyorum.

Bu esaret hâleti içinde nehrin kenarındaki camide derin tefekkürler yapıyor, hâlini akıbetini vatanını düşünüyordu. Ümidin git gide azaldığı hallere girip çıkarken ruhu, Rusya’nın bir yandan çalkalanan olaylarından bîhaberdi. Çarın askerleri kızıl orduyla karşı karşıya gelmiş ve bir iç karışıklık çıkmış, ayaklanmaları bastırmaya çalışan yetkililerin bu hâli esir kampındakilerin gözünden kaçmamıştı.

Fırsat budur diyerek firara karar vermişti esirler ama onların arasında değildi Bediüzzaman.

Onun Volga Nehri’nin kenarındaki Tatar Camiinde olduğunu bilen esirlerden biri herkes firar ederken Bediüzzaman’a haber vermek fikriyle Volga Nehri’ne doğru yol aldı.

Derin düşünceleri nehrin akan su sesleriyle yankılanırken zihninde Bediüzzaman’ın, gözü uzaktan birinin geldiğini fark edince bir şeyler olduğunu anladı. Gelen kişi iç karışıklığın olduğunu ve esirlerin firar etmeye başladığını haber vermeye geldiğini söyleyince o, “Herkes firar etti mi?” diye sordu. “Evet” cevabını alınca ise “Peki öyleyse, biz de yola koyulalım” dedi ve Rusya esaretinin vatan vuslatıyla biteceği zorlu bir yolculuk başlamış oldu.

Yaklaşık iki buçuk yıl süren bu esaret Kosturma’dan Petersburg’a, oradan Varşova ve Viyana’ya ve en nihayetinde Sofya’dan İstanbul’a gelerek takriben üç aylık çetin bir firar ile sonlandı. Sofya’dan bindiği trenin vagonunda İstanbul’a doğru yol alan Bediüzzaman vatanın ve halkın hâlini merak ile derin düşüncelerde idi. Trende onun olduğunu gören biri Bediüzzaman’ı tanıyınca haber hemen İstanbul’a ulaştı. Haberi alanlarda büyük bir neşe vardı, Bediüzzaman esaretten dönüyordu ve gazeteler bunu yazarak herkese ilân etti. İstanbul’a ayak bastığında Bediüzzaman onu karşılayan kalabalığa şöyle bir baktı. Endişe dolu çehreli, ümidi yıkık insanların vaziyetini görünce hemen onları dinlemeye ve vatanın içinde bulunduğu hâli anlamaya çalıştı. Ettiği sohbetlerde dinledikleri; ümitsizliğin, endişenin, korkunun had safhasında esir alınmış kalpleri ayan beyan ortaya koyuyordu. Her söze giren, bu hâletin içinde kaybolmuş bir halde idi. Bu şekilde ayağa kalkılamayacağını bilen Bediüzzaman istirahat için konakladığı mekânda bir yandan da ümidi nasıl yeşertip neler yapmak gerektiğini düşünüyordu.

Farklı ve menfî fikirlerin etrafta yayıldığını, insanların bu fikirlerden etkilendiğini fark ettiğinde o düşünceleri izale edecek yazılar yazarak ümidi yeşertme gayretine koyuldu.

Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye azalığı arzu etmediği halde kendisine verilmişti. Buradaki azalık vazifesinin yanı sıra ilmî çalışmalarla ve yayınlarla meşgul olarak halkın buhrana kapılmış ve inancına değerlerine uzak kalan fikirlerle bulanmış zihnini nurun ışığıyla aydınlatmaya çalışan eserler kaleme alıyordu.

Azalık vazifesinden aldığı maaşla bastırıp ücretsiz olarak halka dağıtılması notunu düştüğü bu eserlerin herkesin eline geçmesini sağlamaya çalışıyordu. Bu fikrî mücadele Bediüzzaman’ın bir nevi düşman ile, ümitsizlikle olan mücadelesiydi.

Lem’alar, Lâsiyyemalar, Habbe, Zerre, Katre derken çok eserler ardı arkasına yazılıyor, basılıp dağıtılıyordu. Eserleri okuyan herkesin ümidi yeşeriyor; hakikat kalbine, zihnine huzur verdiği gibi fikrindeki bulanıklık da kaybolup ruhunu doyuruyordu.

Kişilerin hâletindeki bu değişiklik İstanbul’un genel havasını ve İngiliz işgalinin bıraktığı o endişenin dağılmasını sağlamıştı.

Bu hâl yankı uyandıran ve düşmanı rahatsız eden bir hâl olmaya başlayınca Bediüzzaman için “Gördüğünüz yerde vurun” emri verilmişti. Ama buna rağmen Bediüzzaman eserlerini dağıtmaya devam etti ve durmaksızın hakikati yayma gayretinde idi.

Bir yandan da bu süreçte kendi içinde bir intibah-ı ruhî yaşıyordu. Öyle ki ruhunun girdiği bu çalkantılı halleri ve tefekkürleri kâh Eyüp Sultan sırtlarında, kâh Çamlıca Tepeleri’nde, kâh Sarıyer’de dindirmeye çalışıyordu. Aslında yaşamış olduğu bu haller Bediüzzaman’ın kendi içinde yeni bir Said’e geçiş hâliydi. Bu süreçte yazdığı eserler Risale-i Nur’un fidanlığı mahiyetindeki bir Mesnevî-i Nuriye’yi doğururken Eski Said de Yeni Said’e doğuyordu.

Aslında Mesnevî-i Nuriye’de yazılan her bir kelime ruhunda yaşadığı hâletin bir muzafferiyetine işaretti. Artık kalpler ‘Zamanın Mesnevîsi’ ile ihyâ olmaya ve hakikati anlamaya başlamıştı. İstanbul’un ve kendisinin hâlet-i ruhiyesi esaretten dönen Bediüzzaman’ın orada geçirdiği 4 yılla oldukça değişmişti.

İşte bir Mesnevî hikâyesi böyle başlıyor. Aslında bu çok daha büyüyecek bir hikâyenin küçücük bir girişi.

Dergimizin bu sayısında okuyacağınız diğer satırlar bu hikâyenin geri kalan kısmında esaretten dönen Bediüzzaman’ı bekleyen sürgün hayatının nasıl meyveler verdiğiyle dolu olacak.

Anlayacağınız bu uzun ve mühim hakikat yolculuğu bizim de âlemimizin yolculuğuna ışık tutacak bir mahiyette.

İstifadeli okumalar diliyorum.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*