“İstanbul’daki hayat-ı medeniyeden usanç ve şaşaalı hayat-ı içtimaiyeden bir nefret geldi. Dâüssıla tabir edilen iştiyak-ı vatan hissi beni vatanıma sevk etti. Madem öleceğim, vatanımda öleyim diye Van’a gittim.”
Bediüzzaman Said Nursî, Ruslarla ve Ermenilerle savaşarak ayrıldığı Van’dan; esareti, İstanbul mücadelelerini, Ankara münazaralarını müteakip bu ruh hali içinde dönmüştü Van’a. Maksadı Horhor Medresesi’ni, şehid olan talebelerinin, dostlarının kabirlerini ziyaret edip hasret gidermekti.
Fakat Müslüman ahalinin haneleri gibi medresesinin de Ermeniler tarafından yakıldığını görünce kalbi derinden sızlamış, ağlamaktan kendini tutamamış, binler gözü olsa beraber ağlayacak kadar derin bir hüzün hissetmişti.
“Ben gurbetten vatanıma döndüm, gurbetten kurtuldum zannediyordum. Vâ esefâ, gurbetin en dehşetlisini vatanımda gördüm.” (Lem’alar, s. 547) Bu hazin sözlerle ifade ettiği halet-i ruhiye içinde vatanındaki gurbete dayanamayıp ecelini beklemek üzere Erek Dağı’ndaki mağarada zikirle, ibadetle meşgul olmaya başlamıştı.
O günlerde gelmişti sürgün müfrezesi. Bediüzzaman’ın şarktaki nüfuzundan korkan mütegallibeler, Şeyh Said hadisesini bahane ederek onu sürgün etmeye karar vermişlerdi. Sürgün müfrezesi de dağdaki inziva menziline onun için gelmişti.
Kendisi, hakkında sürgün kararı verilmesini sükunetle karşılarken; Van’ın ileri gelenleri, isyana mâni olmaya çalışan Bediüzzaman’ın sürgün edilmesine bir mana verememişler ve göndermemek için müfrezenin etrafını sarmışlardı.
Onların “Seyda seni göndermeyelim. Bağdat’a, Hicaz’a götürelim” sözlerine “Kardeşlerim, ben vatanıma gidiyorum. Hicaz’da olsam da buraya gelirdim” cevabını vermiş ve sürgün edilmeye razı olmuştu.
Çünkü dâüssıla sürgünüydü Bediüzzaman. Yani her zaman yaptığı gibi yine iştiyak-ı vatan hissiyle hareket etmiş, vatana kasteden zındıka komitesinin sürgün kararını vatanın, milletin zarar görmemesi için sineye çekmiş, bir süre Burdur’da kaldıktan sonra Isparta’nın Barla nahiyesine nefyedilmişti.
Barla’ya merhametsiz memurlar tayin eden, ahalinin gözünü korkutan mütegallibeler onu tesirsiz hale getirdiklerini düşünürken, hizmet mahalline geldiğini müdrik olan Bediüzzaman ‘Hakikî bir memleketimdir’ (Emirdağ Lahikası, s. 532) dediği Isparta’da “İslâm’ın en yüksek gür sedası” olan Risâle-i Nur’u telif etmeye başlamıştı.
1926’da irtikâb edilip fasılalar halinde sürdürülen bu sürgün ve hapis hadiselerinden sonra tekrar Isparta’ya gelmesinin hikmetlerinden biri de “Kanaatim var ki İsparit nahiyesinde dünyaya gelen Said’in aslı buradan gitmiş.” (Şualar, s. 326) ve “Benim vatan-ı aslîm, bu Isparta olmak caizdir.” (Kastamonu Lahikası, s. 214) sözleri ile de ifade ettiği gibi vatan-ı aslîsine avdet etmesidir.
Bediüzzaman’ın Isparta’yı memleket addedişi, aidiyet hissiyle söylenmiş bir taltif ifadesi değil, bazı tarihî hadiselerin tesbiti mahiyetindedir. Zira milattan önce Luvi ve Arzava kabileleri tarafından kurulan şehir, Friglerin, Lidyalıların hakimiyetine girmiş, yedinci yüzyılda Asya’dan gelen Sabartalılar tarafından alınınca Sabarta adı verilmiş.
Milattan sonra Romalıların eline geçen Sabarta, 774 yılında Abbasiler tarafından fethedilince Arap aileler yerleşmiş ve şehir bir İslâm beldesi haline gelmiş. Daha sonra Romalılar şehre güneyden saldırınca Araplar doğuya doğru göç etmişler.
Bitlis’e doğru çekilerek küçük vadileri, dere boylarını yurt tutmuşlar. Kaybettikleri Sabarta’yı çok sevdikleri için yerleştikleri beldeye İsbarta adını vermişler. Zamanla yerli ahali ile kaynaşıp mahallin aslî unsuru haline gelirken beldenin adı da İsparit şeklini almış. (İslâm Yaşar, Nur Menzilleri, s. 212)
Peygamber Efendimizin (asm) soyundan gelmesi hasebiyle bu gibi tarihî hadiselerin, Isparta’ya aidiyetini teyid ettiği Said Nursî; Barla’dan Eskişehir Hapishanesine sevk edilmiş, tahliye olunca Kastamonu’ya sürülmüş, oradan gönderildiği Denizli Hapishanesini müteakip Emirdağ’a, oradan Afyon Hapishanesine atılmış, tahliyesini müteakip tekrar Isparta’ya gelmiş ve Risale-i Nur Külliyatının telifini tamamlayıp Nur cemaatini teşekkül ettirmişti.
Hazret-i İbrahim’in manen yaptığı davete icabet ederek Urfa’ya gitmiş, 25 Ramazan 1379 tarihinde vefat etmiş; Ulu Cami’de kılınan cenaze namazını müteakip Halil İbrahim Dergâhı’ndaki kabrine defnedilmişti.
“Benim kabrimi gayet gizli bir yerde, bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lâzım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum.” (Emirdağ Lahikası, s. 533)
Bediüzzaman Hazretleri, kabrinin gizli olmasını böyle vasiyet etmişti. Sebebini de ‘Risâle-i Nur’daki a’zamî ihlâs ile bütün bütün terk-i enaniyet için buna bir manevî sebep hissediyorum.’ (Emirdağ Lahikası, s. 533, 530) diyerek dile getirmişti.
Bu vasiyeti bilen ve o gün orada, yüksek dereceli memurların da aralarında bulunduğu on binden fazla insanın iştiraki ile yapılan cenaze merasimine katılan, her gün binlerce kişinin ziyaretine şahit olan insanların zihnine hep aynı soru takılmıştı:
Acaba o vasiyet nasıl gerçekleşecek?
Bu sorunun cevabı definden 111 gün sonra geldi. Bediüzzaman Said Nursî’nin mezarına gösterilen ilgiden korkan ihtilâlciler onun kabrini bilinmeyen bir yere nakletmeye karar verdiler. Kardeşi Abdülmecid’i yanlarına alarak Urfa’ya gidip mezarı açtılar, naaşını Isparta’ya getirip şehir mezarlığına defnettiler.
Kabrin üzerinde herhangi bir işaret olmasa da resmî kaynaklarda yeri kayıtlı olduğu için muhtemelen yine onun manevî tasarrufu ile bir talebesi tevafuken tabutunu buldu ve iki arkadaşı ile gece Isparta’da başka bir yere nakletti.
Böylece Bediüzzaman Said Nursî, zahiren yine sürgün gibi görünen manevî tasarrufla tekrar Isparta’ya döndü. Berzah hayatını, ilk medrese-i Nuriye olan vatan-ı aslîsinde yaşıyor.
Rahmetullahi aleyh…

İlk yorumu siz yazın