Evi dağılanın yurdu genişler

Goethe Doğu/Batı Divanı’nda şöyle diyor: “Bir yerde, bir noktada duramaman / Seni büyük yapan da bu değil mi?”

Bitlis’in Nurs köyünde, çağlayan bir ırmak, devasa ağaçlar arasında doğan bu güneş, Urfa’da Cennet güneşlerine inkılap edinceye kadar hiç durmadı. Profesyonel bir meraklıydı o.

Düşüncelerinin ve yaşama şeklinin başkaları tarafından nasıl algılanacağını hesap etmemek gibi bir ayrıcalığı vardı. O hep ayrıla ayrıla büyüdü, kopa kopa, parçalana parçalana. Güneşlerin güneşine varmak için hiç tereddüt etmeden köyünden, kendinden, sevdiklerinden, zamandan ve mekândan ayrılmayı, her ayrılışta yeniden doğmayı bildi.

O, şeytanla hiçbir zaman ve hiçbir şey için el sıkışmadı. Onu dünya vaatleri ile kandırabileceğini düşünenler hiç tanımamışlardı kendisini. Kendinden geçmeyi, fani olana dönüp bakmamayı hayat felsefesi yapan bir adama neyi verebilirsiniz ki? Dünyaperest dünyaya, bilgi sahipleri zahire, arif olan ötelere bakardı. O hiç kendi adına dünyaya ve zahire bakmadı ki.

Bu dünyanın, insanların kurduğu, gözünü dünyaya dikmiş yaşam ile entelektüel yaşam birbirine zıttır. Hangisi hâkim olursa ötekini baskılar ve öldürür. İnsanın kalitesini doğduğu yeri, ailesi, mesleği, ırkı, zenginliği, fakirliği, dünyevî anlamda sahip olduğu veya olamadığı şeyler belirlemez. İlmi, irfanı var mı, hayata ait bir duruşu var mı, bir derdi, davası var mı, varoluş sancısı çekiyor mu, bunlar belirler. O entelektüel hayat uğruna dünyayı tüm içindekilerle beraber bir kuruş pula satan adamdı.

Yıl 1923, Nisan/Mayıs ayları.  Ankara’da başlayan şeytanla el sıkışmayı gören ve bu karanlığa teklif edilen onca rüşveti elinin tersiyle itip Van’a doğru yola çıkan Bediüzzaman mahzundur. Hem karanlığın büyüdüğünü gördüğü hem şeytanın kahkahasını işittiği hem de bu hâli yeğeni Abdurrahman’a bile anlatamadığı için. Çok sevdiği yeğeni kendisine teklif edilen memurluğu kabul etmiş ve çok sevdiği amcasını terk etmişti. Dedik ya, kopa kopa, ayrıla ayrıla, dağıla dağıla Tevhide yönelir arif.

Onun hayatı tufan zamanlarıydı. Demirin dövüle dövüle çelikleşmesiydi.

Burak (Miraç) nedir? Resulün paçasından tutup; arza çeken insanların mızmızlıklarından, şüphelerinden, dünyanın toprağı, kanı, cesedinden, göklere, ötelere yükselmektir. Güneşlerin güneşiyle muhatap olmak, ötelerin güzelliğiyle mülaki olmaktır. Mirac’a çıkmak mı zordur geri dönmek mi? O gitti ama orada kalmayarak döndü. Çok sevdiği insanlık için en çok sevdiğinden ayrılmanın hüznüyle döndü. Kendi Burak’ını bulamamış, kendi Miracına çıkamıyorsan Burak da Miraç da sana yabancı. O büyüklük ve yücelik duygularıyla kendi Burak’ını Kur’ân’la, Resul’le bulan, kendi Miracını zaman ve mekânlar üstünde kuran adamdı.

Van’da kardeşi Molla Abdülmecid Efendi, Anadolu’nun işgaline karşı kurulan Azadi adlı örgütün şube başkanlığını yapıyordu. 1924 sonbaharında Van’a geldi. Önce kardeşinde kaldı, sonra kendisini ziyaretler artınca rahatsızlık vermemek için Nurşin Camii’nin bir odasına yerleşti. Burada sık sık çevreden alimler gelir ve sohbetler yapılırdı. Molla Hamid’in bir hatırasına göre yine bir gün alimlerle müzakere şiddetlenmişti. Bediüzzaman konuştukları konuda kendi fikrini söylüyor, alimlerse eski kitaplardan alıntılar yaparak itiraz ediyorlardı. Tartışmanın alevlendiği bir noktada elini ortadaki masaya hızlıca vurur ve der ki: “Efendiler bundan sonra o ne demiş, bu ne demiş yok. Bundan sonra ben ne dediysem o!”

Çünkü O Bediüzzamandı, Bid’atüzzamandı. Bu isimler; “Artık eski adamlar, eski kitaplar yok. Ben onların hepsini süzdüm ve halis süt akıtıyorum. Artık geleneksel anlayışlar, taklitler, tekrarlar, kopyalar yok. Ben size bundan sonra süt gibi, şimdiye kadar görülmeyen, bilinmeyen, yeni bir usul, metot vereceğim. Eski kitapları kapatıp onları tecdid ediyor ve Kur’an (Vahiy) merkezli yeni bir sayfa açıyorum.” demekti.

Her savaşlar, kopuşlar, felaketler döneminde kader rahmetini sapasağlam bir insanın üzerinde dener. Kahramanlara yaraşan bir kaderdir bu. Bir müceddidin doğuşudur. Ateşle yoğrulan bir hamurun mayalanmaya ve çoğalmaya yüz tutuşudur. Bu kayıtsızlık çağında ıztırapla, sevinçle ve gözyaşıyla yoğrulmuştur o. Hayatı ile eserleri arasında esrarlı, mistik ilişkiler vardır. Hayatı olağanüstü bir şekilde eserlerinin, eserleri hayatının aynası olmuştur.

Nurşin Camii’ndeki yoğun ziyaretlerden sıkılan ve uzlet arayan Bediüzzaman birkaç talebesi ile Erek Dağı’nda inzivaya çekilmiştir. Burada günlerini okumak, zikir, tefekkür, ibadetlerle geçirmektedir. Bir gün Molla Hamid kendisine sordu: “Seyda senin başka işin yok mu, hep bunlarla meşgul oluyorsun?” Sevgiyle baktı talebesine: “Herkesin bir işi vardır dedi. Kimi marangoz, kimi çiftçi. Benim işim de işte tam da budur. Başkalarının işi kendilerine, benim işim de bana.” O hayatı boyunca yaşanılan halden, zamandan hoşnut olmayan, terk edilmiş bütün insanların (ki Abdülhamid yönetimi, İttihat ve Terakkiciler, vatan uğruna savaştığı ‘Cumhuriyetçiler’ hep onu terk etmişlerdir) sığınağı olan kitapların o renkli ve fakat tehlikeli dünyasına sığınmıştır. Günlerce, gecelerce çok sayıda kitap okumuştur, inanılmayacak kadar çok. Hatta bazılarını ezberlemiştir. En tehlikeli şekliyle düşkündü ilme, kitaplara, bilmeye, irfana. Küçücük yaşından itibaren onun susuzluğu, tutkusu hiç dinmedi. Rabbine kavuşuncaya kadar.

1926 Burdur’a sürgün. Zahirde Şeyh Said vakası. Hakikatte kaderin nakışları. İlk Risale-i Nur tarzındaki kitap bu sürgünde. Sonra Barla, Risale-i Nur’un beşiği. Peki Bediüzzaman bu beldelere sürgün edilmeseydi Risale-i Nur doğmayacak mıydı? Külliyatın fidanlığı olan Mesnevî-i Nuriye’ye baktığımızda zaten fidanlık serilmişti. Geriye nakış nakış işlenmesi kalıyordu. Burdur, Barla veya Van. Kan, Mesnevî ile beraber akmaya başlamıştı ve durdurulamazdı. Zaman ve mekân önemsizdi. Ama Burdur, Barla, Isparta, Eskişehir’in bir başka özelliği vardı. Buraları Türk diyarlarıydı. Bozulma da en fazla Türkler arasında olmuş, ırkçılık, devletçilik, batıcılık, sefahet, istibdat hortlamıştı. İşte bu noktada sebep isyan, gülümseyen kader oldu. Al sana kutlu bir sürgün denildi. Git hizmetini Türk bölgelerinde şahlandır. Kürt, Arap bölgeleri fıtraten zaten bu hakikatleri kabule meyilli. Bataklığı yerinde kurut, çıbana merkezinde neşter vur. Her biri kahraman olan Türk talebelerinle beraber, Risale-i Nur ile, aranıza serpilen milliyetçilik tohumlarını kurut, Türk, Kürt, Arap kardeşliğini yeniden tesis et.

Burdur’a geldiğinde artık amansız ve fakat ne yaptığını bilen gizli bir İrade, ruhunun, ilminin ve zekâsının verebileceği her türlü meyveyi toplamaya hazırdır. Artık nefiste, arzîlikte bulunan cansız kabuklar soyulup atılmıştır. Sürgün filizlerini vermeye hazırdır. Sürgün bize sonsuzluktan haber veren bir müjde olmuştur. Onun sürgünü köleleştirilmek istenilen bir toplum düzenini alt üst etmiştir. Hayatının örsü üzerine inen çekiç darbeleri onun manevi gücünü, yoğurmuş, şekillendirmiştir. İnsan olarak çektiği acılar ne derece büyük ve zalimce bir hal almışsa, insanın evrensel varoluş acılarını o kadar hissetmiş ve dimdik ayakta durmasını bilmiştir.

Birçok insan sürgünlerde telef olmuş, ölmüş, her şeyini kaybetmiştir. Bediüzzaman ise Burdur sürgünü ile hayatına yeni başlıyordu. Kasırgaya karşı koyduğu için sürgün yollarında çok insan kırılmıştır. O ise Rabbine güvendiği ve kaderini sevdiği için sürgünlerini sevinçlere dönüştürmüştür.

Onun sürgünü ruhun, iradenin, ilmin ve imanın zulüm ve zalimler üzerindeki eşsiz bir zaferidir.

Evi dağılanın yurdu genişler…

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*