Karanlık, güneşin gök kubbeden aksetmesi ile şarkın vadilerinde renk cümbüşüne meylediyordu. Baharın habercileri gelmiş şarkta âlem zikre başlamıştı. Bediüzzaman ise baharı yine zikriyle karşılıyor, Erek Dağı’ndaki mağarasında engin fikir denizinde sükûnetle yol alıyordu. Siyaset entrikaları, savaş meydanları, esir kampları, meclis kürsüleri dünya namına ne varsa artık geçmişte kalmıştı. Eski Said Yeni Said’e inkılap etmiş, vazifesini bekliyordu ve onu vazifesine götürecek olanlar ise yanına varmak üzereydi.
İşte Bediüzzaman baharın gelişiyle, Anadolu’nun irfandan ilimden yoksun kalmış kurak gönüllerine de bahar gelmesi için 1 Mart 1926’da Van’dan, otuz yıllık birikimi ile vücuda getirdiği Horhor medresesinden, emek verip yetiştirdiği talebelerinden, ilim meclisleri tertip edip Müslümanların dertlerine deva buldukları Nurşin Camii’nden ve hepsinden önemlisi memleketi, vatanı olan şarkın yalçın kayalıklarından ayrılıyordu.
Bediüzzaman’ı mağaradan inzivasından alıp sürgün edenler hangi suçu isnad ederek sürgün ettiklerini bilmeseler de Yeni Said neden gittiğini ve ne yapmasını gerektiğini anlamıştı. O bu yollara yabancı değildi? Sürgün yolları onun hayatına, fikir cephesine hep yenilikler katmıştı. Yine Van civarından alınıp esarete götürülmesi çok uzak değildi ve ne tevafuktur ki Ruslar neredeyse tam on sene önce esir almışlardı Bediüzzaman’ı… 5 Mart 1916. O zamanda da yüzünde ne bir korku ne bir ümitsizlik ifadesi mevcuttu. Tam sebat, tam tevekkül.
Bediüzzaman yürüyordu. Yürüdükçe geçtiği yerlere bahar geliyor, namı üç kıtaya yayılmış olan bu mücahid gönüllere sürur, dimağlara ilim, irfan veriyordu. Önce Erzurum’a, Erzurum’dan Trabzon’a… Gittiği her yerde hoşamedi ile karşılanıyor, insanlar bu millet kahramanının neden sürgün edildiğine hâlâ anlam veremiyordu.
Trabzon’dan vapurla İstanbul’a geldi. Eminönün’de konaklatıldı. Ardından daha on sekizlik bir delikanlı olarak il defa geldiği, ardından hayatının önemli dönemlerini geçirip, ilmen, fikren, kalben savaştığı İstanbul’a yirmi altı yıl boyunca bir daha gelmemek üzere veda ederek vapura bindi.
Ege’yi aştı, Akdeniz’i geçerek Torosların karla kaplı zirvelerinden gelen esintilerle beraber Antalya’ya ulaştı. Buradan kara yolu ile Burdur’a geldi ve burada zorunlu ikamete tabi tutuldu. Üç ay sürmüştü bu sürgün yolculuğu. Mayıs ayı itibariyle artık bu küçük Anadolu şehrindeydi. Artık çiçekler meyveye dönmüş, sürgünler goncalarını vermeye başlamıştı.
Güller çalışır da Bediüzzaman hiç boş durur mu? Kırlarda tefekkürle meşgul olup, insanlara imanî rükünleri anlatmaya başladı. Artık vazifesinin geldiğini biliyordu. Nur’un İlk Kapısı’nı neşreyledi. Sürgünde dur durak bilmeden kalemle cihad ediyor, büyük kafaları hop kaldırıp hop oturtuyordu. Bu hareket memlekette büyük bir yankı uyandırdı. Artık bu vakitten sonra Bediüzzaman Burdur’da tutulamazdı, daha ücra bir yere göndermek elzemdi.
Emirler verildi, evraklar hazırlandı. Bahara kadar dahi beklenmedi belki zemheri içinde ölür gider diye. Oysa o bahara başka bir yere davetliydi. Ev sahibi her şeyi hazırlamış, yaveri için her detayı düşünmüştü.
Ocakta Burdur’dan alındı. Şubatta Isparta’ya getirildi ve Van’dan alınışından tam bir sene sonra 1 Mart 1927’de bir hakikat mesleğinin çekirdeği olan eşi benzeri görülmemiş bir başarı hikâyesinin ilk yurduna; Barla’ya getirildi. Barla öyle mahrumiyetler bölgesi idi ki kara yolu dahi mevcut değildi. Bediüzzaman bir kayıkta Eğirdir gölünün buzları kırılarak getirildi Barla’ya.
Burada Risale-i Nur’u telife başladı, Sözler’i ve Mektubat adlı eserleri ve Lem’alar’ın ekserisini telif etti. Saatler kadar kısa sürelerde uzunca Risaleler telif ediliyor, elden ele yayılarak geceleri dolap içlerinde küçük bir mum eşliğinde çoğaltılıyordu. Bu süreç 1934’e kadar bu şekilde devam etti. Kendi hususî mescidinde kendi dininin gereği olan ezan okuduğu gerekçesi ile 24 Temmuz’da yeniden Isparta’ya getirildi.
6 Nisan 1935’e kadar burada tutuldu. 6 Nisan’da mahkemeye çıkarıldı ve 120 talebesi ile 9 Mayıs 1935’te Eskişehir’e gönderildi fakat pes etmedi; Lem’alar’ın telifini tamamladı.
Yaklaşık bir sene burada kaldıktan sonra hapishaneden çıkarıldı ama sebepsiz olarak serbest bırakılmayarak 9 Mayıs 1936’da mecburi ikamet ile Kastamonu’ya sürgün edildi. Onlar şehirden şehire sürgün ediyor, Bediüzzaman her gittiği yerde farklı sosyokültürel donanıma sahip insanlar ile aynı hizmeti bihakkın devam ettirmekten geri durmuyordu. Risale-i Nur engellenmek istendikçe daha farklı insanların eliyle geniş kitlelere ulaşıyordu.
1943’e kadar burada kaldı. Kastamonu’da olmasına rağmen Isparta savcısının iddianamesi üzerine 3 Ekim 1943’te Isparta’ya gönderildi. Buradan da Denizli’ye sevk edilerek 58 talebesiyle birlikte Denizli hapishanesine gönderildi ve tutuklu olarak yargılanmaya devam etti. Denizli hapishanesinde 11. Şua’yı telif etti.
15 Haziran 1944’te beraat etti fakat bu uzun sürmedi. 9 Ağustos Bakanlar Kurulu kararı ile Emirdağ’da zorunlu ikamete mecbur bırakıldı ve hâlâ herhangi suç teşkil edecek bir hareketi saptanamamıştı. 4 yıl kadar burada ikamet etti.
28 Ocak 1948’de Afyon Ağır Ceza Mahkemesine sevk edildi. 20 Eylül 1949’a kadar yani yaklaşık iki sene hapiste kaldı. Tahliye edildikten sonra Emirdağ’da ikamet etmeye devam etti. Burada Bediüzzaman otuz sene önce yaşadığı gibi ruhî bazı inkılaplar geçirmeye başladı ve Yeni Said artık Üçüncü Said’e tebeddül etti.
1952’de Gençlik Rehberi mahkemesi için İstanbul’a geldi. 12 Kasım 1953’te Isparta’da ikamet etmeye başladı. 1956’da Risale-i Nur’un neşri serbest bırakıldı. 1956-60 arası birçok şehre gitti. 20 Mart 1960’ta Isparta’dan Urfa’ya doğru son yolculuğuna çıktı ve 23 Mart 1960’ta Urfa İpek Palas Otelinde vefat etti.
Hayatı boyunca 30 yılı aşkın sürgün hayatı yaşadı Bediüzzaman. Bunun yirmi sekiz senesinin hukukî bir açıklaması hâlâ bulunamamakta. Peki neden tek gayesi insanların ahiret hayatlarını kurtarmak olan bir İslâm kahramanı kasaba kasaba, mahkeme mahkeme dolaştırıldı? En ücra köşelerde ölür gider düşüncesi ile zorunlu ikamete zorlandı?
Bunu Bediüzzaman telif ettiği Risalelerde zahirî ve hakikî sebep olmak üzere ikiye ayırıyor.
Zamanın reis-i cumhuruna yazmış olduğu mektupta Üstad Hazretleri kendisine yapılan bunca zulüm ve işkencenin zahirî sebebini şöyle açıklıyor:
“Çok emarelerle bildik ki, bana hücum edenleri tahrik eden, Mustafa Kemal’e itirazımdır ve ona dost olmadığımdır. Başka sebepler bahanedir.” Yani bir ordunun kazanmış olduğu muzafferiyeti ve mehasinleri tek bir adama vermediği ve kendisine taltif etmek için yapılan vilâyât-ı şarkıyeye umumî vaizlik vazifesini ve diğer hediyeleri kabul etmediğidir.
Peki kaderin bunda hissesi neydi? Van’dan alınacağı sırada onu Arabistan’a götürmek isteyenlere “Ben Anadolu’ya gideceğim, onları istiyorum” diye neden dedi?
Bunun cevabını yani Garbî Anadolu’ya nefyinin hakikî sebebini Bediüzzaman şu şekilde açıklıyor: “Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakikî sebebini şimdi anladım. Ben kemâl-i teessürle söylüyorum ki, benim suçum, hizmet-i Kur’âniyemi maddî ve mânevî terakkiyatıma, kemâlâtıma âlet yapmakmış.
…Hiçbir şeye âlet olmayacak bir tarzda, bir Kur’ân dersi vermek lâzımdır ki, küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inatçı dalâleti kırsın, herkese kat’î kanaat verebilsin. Bu kanaat de bu zamanda, bu şerâit dahilinde, dinin hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve mânevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle husule gelebilir.
…Allah’a binlerce şükürler olsun ki, yirmi sekiz senedir dini siyasete âlet ittihamı altında, kader-i İlâhî, ihtiyarım haricinde, dini hiçbir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zâlimâne eliyle mahz-ı adalet olarak beni tokatlıyor, ikaz ediyor; ‘Sakın’ diyor, ‘iman hakikatini kendi şahsına âlet yapma-tâ ki, imana muhtaç olanlar anlasınlar ki, yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhamı, şeytanın desiseleri kalmasın, sussun.’
… Küfr-ü mutlakla mücadelede bu kadar ağır şerâit altında Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur. Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i imaniyedir. Mademki nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefalar ve mâruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ittihamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.”

İlk yorumu siz yazın