Bazen insan durup kendine şu soruyu soruyor: Üzerimize giydiğimiz zırh gerçekten bizi koruyan ve güçlendiren bir araç mı, yoksa fark etmeden bizi ele geçiren bir güç mü?
Çizgi romanları hatırlayanlar bilir. Spider-Man’in bir dönem giydiği o siyah kostüm gibi… Başta güç verir, hız verir, imkânlar sunar. Ama zaman geçtikçe insan fark eder ki aslında kostümü o yönetmiyordur; kostüm onu yönetmeye başlamıştır.
Bazen ise başka bir hikâye vardır. İnsanın içindeki potansiyeli açığa çıkaran bir araç gibi… Sahibini ele geçirmeyen, aksine onun kabiliyetlerini görünür kılan bir zırh gibi. Güç veren ama iradeyi elinden almayan bir destek.
İnsan yaş aldıkça, daha çok insan tanıdıkça ve daha fazla tecrübe biriktirdikçe bazı meseleler zihinde yavaş yavaş berraklaşıyor. Eskiden sadece bir fikir gibi duran bazı şeyler, zamanla daha derin bir hakikat gibi görünmeye başlıyor. Elbette bu, meselenin tamamını kavradığımız anlamına gelmez. Belki hâlâ hakikatin tamamından uzağız.
Bazen bunu şöyle düşünüyorum: Hazine umuduyla denizin dibine dalan bir gavvas gibi… O dalışta eline geçen küçük ama değerli bir parçayı can havliyle kavrayıp suyun yüzüne çıkarıyor. O parça gerçekten kıymetli olabilir. Ama yine de o parçayı hazinenin tamamı zannetmek bir hayalcilik olur. İnsan zamanla bunun da farkına varıyor.
İslam dünyasında ortaya çıkan birçok hareketi ve teşebbüsü düşündüğümde de benzer bir tablo görüyorum. Her biri samimiyetle bir hizmet gayreti içinde. Pek çoğu gerçekten kıymetli işler yapıyor. Allah hepsini muvaffak etsin. Bu gayretler bazen bana bir hazineyi omuzlarında taşıyan insanlar gibi geliyor. İnsan böyle bir manzaraya bakınca iftihar ediyor.
Ama insan biraz daha yakından baktığında başka bir şeyi daha fark ediyor.
Bazı hareketler özellikle büyümek, güç kazanmak ve daha geniş alanlara ulaşmak için kendilerinden daha güçlü bir yapıya eklemlenme ihtiyacı hissediyor. Bu güçlü yapı çoğu zaman devlet oluyor. İlk bakışta bu çok cazip görünebiliyor. Çünkü devlet gücü demek imkân demek, geniş alanlar demek, hızlı büyüme demek.
Fakat tam da burada çoğu zaman fark edilmeyen ince bir kırılma başlıyor.
Bir hareket kendi doğal büyüme seyrini bırakıp daha güçlü bir yapıya yaslanarak büyümeye başladığında, belki farkında olmadan başka bir yolun kapısını aralıyor. O kapı ilk başta cazip görünüyor. Hatta başarı gibi görünüyor. Ama bazen o ilk adım, ileride ortaya çıkacak büyük problemlerin de başlangıcı olabiliyor.
Çünkü hızlı büyümenin verdiği bir acelecilik var. Bir an önce güç kazanma arzusu var. Bir an önce geniş alanlara ulaşma isteği var. Bu acele bazen insanın asıl meselesini gölgede bırakabiliyor.
Oysa iman hizmeti dediğimiz şey sabır isteyen bir yol.
Bir gönlü inşa etmek bir kurum kurmaktan çok daha uzun sürer. Bir insanın imanını kuvvetlendirmek, büyük kalabalıkları yönetmekten çok daha ağır bir sorumluluktur.
Ama büyümenin cazibesi bazen insanı başka bir psikolojiye sürüklüyor.
İmkânlar artıyor. Kapılar açılıyor. Alkışlar çoğalıyor. Ve fark edilmeden başka bir duygu devreye giriyor: var olmanın verdiği sarhoşluk… İmkânların, itibarın ve görünürlüğün getirdiği o ince sarhoşluk.
İnsan bazen tam da bu noktada şu soruyu unutabiliyor: Ben kime hizmet ediyorum?
Bu sorunun cevabı aslında her şeyin merkezinde duruyor.
Eğer bir hizmet gerçekten iman hizmetiyse, onun en büyük gücü kalabalıklar değil ihlâstır. En büyük sermayesi kurumlar değil fedakârlıktır. En sağlam dayanağı da güç değil samimiyettir.
Belki de bu yüzden bazı hizmet hareketleri özellikle güçten, devletten ve hızlı büyümenin cazibesinden bilinçli olarak uzak durmayı tercih etmiştir. Çünkü bilirler ki iman hizmeti acele kaldırmaz. Çünkü bilirler ki hakikat sabır isteyen bir yoldur.
Bugün geriye dönüp baktığımızda belki şunu daha iyi anlıyoruz: Bazı hizmetler büyüyerek güç kazanmış olabilir. Ama bazı hizmetler de güçten uzak durarak istikametlerini korumuştur.
Hangisinin daha doğru olduğunu zaman ve tarih gösterecek.
Ama insan yaş aldıkça şu soruyu daha çok düşünmeye başlıyor:
Gerçekten büyümek nedir?
Kalabalıkların artması mı?
Yoksa kalplerin derinleşmesi mi?

İlk yorumu siz yazın