Modernite Bağlamında Ontolojik Kriz ve Sünnet-i Seniyye Rehberliğinde Şahsiyet İnşası

Modern çağ, bilhassa gençler için insanın varoluş gayesini derinden sorguladığı sarsıntılı bir arayış evresi haline gelmiştir. Günümüzün karmaşık ve maddiyatı merkeze alan dünyasında gençlik, dayatılan seküler değerler ile kendi manevi kökleri arasında sıkışarak ciddi bir yön bulma zorluğu çekmektedir. Bu manevi boşluk ve savrulma hali, yalnızlık ve yabancılaşma hislerini derinleştirir. İslam dini, modernitenin bu parçalanmış insanına karşı Hz. Muhammed’in (asm) sünnet-i seniyyesi ekseninde sarsılmaz bir şahsiyet modeli sunar.

İslam ahlâkında kâmil şahsiyet, değişken toplumsal normlarla değil, bizzat evrensel İlahî düsturlarla şekillenir. Kur’ân-ı Kerim’de yer alan “Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin” (Kalem: 4) hitabı, bu Nebevî şahsiyetin İlahî bir tasdiki hükmündedir. Hz. Aişe’nin, kendisine Hz. Peygamber’in ahlâkı sorulduğunda verdiği “Onun ahlâkı Kur’ân’dı” cevabı da İlahî kelamın müşahhas bir eyleme dönüştüğünün en temel kanıtıdır. Resul-i Ekrem (asm), her bir fiili ve tavrıyla, bidayetten nihayete kadar büyük bir ciddiyet ve hakkaniyet taşımış, nazarî ahlâkı bizzat yaşayarak davasındaki sadakatini ispatlamıştır. Risale-i Nur’da vurgulandığı üzere; onun en hatarlı makamlarda dahi gösterdiği kemal-i vüsuk ve itminan, davasında nihayet derecede sadık olduğunun ve sarsılmaz bir model teşkil ettiğinin apaçık delilidir.

İnsan fıtratının mahiyetine bakıldığında, klasik ahlâk kitaplarında da sıkça işlendiği üzere kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliye olmak üzere üç temel duygu merkezine sahip olduğu görülür. Bu duyguların ifrat (aşırılık) ve tefrit (yoksunluk) halleri, insanı içten içe çürütür ve toplumsal yozlaşmaya kapı aralar. Sünnet-i seniyyenin şahsiyet inşasındaki temel sırrı, bu kuvvelere bir sınır çizerek “itidal” (denge) hâlini tesis etmesidir. Efendimiz (asm), yaratılışça en mutedil bir kıvamda olduğundan, her hareketinde istikamet üzere gitmiş, aşırılıklardan titizlikle kaçınmıştır. Aklın denge noktası olan hikmeti, öfkenin dengesi olan şecaati ve arzunun dengesi olan iffeti rehber edinmiş; hilm ile şecaati, vakar ile hayayı, tevazu ile şehameti ve adalet ile merhameti bir araya getirerek, birbirine uzak gibi görünen bu ahlakî hasletleri birbirini zedelemeden aynı fıtratta tam mükemmel bir şekilde, Allah’ın izniyle cem etmiştir.

İç dünyasında bu fıtrî dengeyi kuran insan, evren karşısındaki yalnızlığından da kurtulur. Modern çağın getirdiği kaos, insanı koca kâinat karşısında yapayalnız bırakmakta ve hayatı kör tesadüflerin oyuncağı gibi göstermektedir. Oysa sünnet-i seniyye, insanın evrenle kurduğu bu kopuk ve hastalıklı ilişkiyi kökten onarır. Bu onarımın temelinde, insanın âleme bakışını dönüştüren ‘nazar ve niyet’ yatar. Kâinata sadece maddi ve kendi başına bir varlık olarak, yani ‘mana-i ismî’ ile değil; Yaratıcısını gösteren bir ayna, bir mektup gibi ‘mana-i harfî’ ile bakmak, sünnetin önemli bir tefekkürî boyutudur. Efendimizin (asm) âleme neşrettiği bu nur sayesinde, insana anlamsızlık ve hiçlik gibi görünen o umumi matemhane, şevk ve cezbe içinde bir zikirhaneye dönüşür. Düşman ve yabancı sanılan mevcudat, o nurun ışığında birer dost ve kardeşe; ağlayıcı ve kimsesiz yetimler hükmündeki varlıklar ise vazifesini tamamlamış şükreden birer memura inkılap eder. Bu derin ontolojik devrim, genci içine düştüğü o hiçlik girdabından çekip çıkarır.

Yaşanan bu kozmik dönüşüm, gündelik hayatın en ince detaylarına kadar nüfuz eden pratik bir disiplinle taçlanır. Zira sünnet-i seniyye, bizzat hayatın akışını tanzim eden bir disiplindir. Modern hayatın baskıları altında ezilen bir genç için sünnetin meseleleri, hatta en küçük âdâbı bile, karanlık ve tehlikeli yollarda yönü gösteren birer pusula, birer ışık düğmesi hükmündedir. İnsan bu ilkelere uydukça üzerindeki manevi ağırlıkların kalktığını, “Acaba böyle davranmak doğru mu?” şeklindeki vesveselerden kurtulduğunu bizzat tecrübe eder. Öyle ki, en sıradan günlük işler bile sünnete uyma niyetiyle nurlanıp fıtrî bir huzura ve ibadete dönüşür. Çünkü Cenab-ı Hakk’ı sevmek, O’nun razı olduğu şekilde yaşamayı, bu da haliyle en mükemmel rehber olan Hz. Peygamber’e benzemeyi gerektirir.

Netice-i kelam, sünnet-i seniyye ile yoğrulan bir şahsiyet, hayatı ucu bucağı belirsiz, boğucu bir telaş olmaktan çıkarır ve her anı kıymettar, şuurlu bir kulluk yürüyüşüne dönüştürür. Bu Nebevî terbiye insanı modernitenin o yutucu hazcılık ve savrulma halinden çekip alarak sarsılmaz bir fıtrî dengeye, itidale sabitler. Böyle bir şahsiyet nefsinin sahte kışkırtmalarından ve çağın süslü ama geçici heveslerinden ateşe düşmekten korkar gibi kaçınır. Adımlarını atarken dönemin değişken rüzgârlarına göre eğilip bükülmeden ayaklarını doğrudan onun (asm) sarsılmaz izine basar. Onun dünyasında en sıradan görünen dünyevî meşgaleler bile sünnete ittiba niyetiyle nurlanır, ağır birer yük olmaktan çıkıp fıtrî bir ibadete ve tükenmez bir huzur kaynağına inkılap eder. Yönünü kaybetmiş kalabalıklar içinde savrulmaz. Fikrinde, öfkesinde ve arzusunda ifrat ve tefrite düşmeden daima o kıldan ince istikameti muhafaza eder. Velhasıl böyle bir insan kâinatı hikmet nazarıyla okuyan, çağın yıpratıcı vesveselerinden yakasını kurtarmış ve yeryüzünde vakar, şefkat ve edep timsali olarak yürüyen hakikî, tahkikî bir hürriyete erişir.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*