Muhammed-i Arabî (asm).
Bediüzzaman Said Nursî’nin eserlerinde çokça zikrettiği bir sıfat-ı Peygamberî.
Neden “Arabî” vurgusu, diye insanın aklına gelmiyor değil.
Öncelikle ifade edelim ki, Bediüzzaman, Risale-i Nur’da Efendimize (asm) dair 200’e yakın sıfat kullanmış. Resûl-i Ekrem, Fahr-i Âlem, Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn, Zât-ı Ahmediye, Muhbir-i Sâdık, Hoca-i Kâinat, Sultan-ı Levlâk… bunlardan sadece birkaçı.
En çok kullandığı, “Resûl-i Ekrem” olarak göze çarpıyor. Takribî 600 yerde geçmiş.
“Muhammed-i Arabî” ise, yaklaşık 50 yerde geçiyor. Mesela bunlardan biri, meşhur bir risale olan Ayetü’l-Kübra’da şu şekilde yer almış:
“Sonra, o dünya seyyahı kendi aklına dedi ki: ‘Madem bu kâinatın mevcudatıyla Malik’imi ve Hâlık’ımı arıyorum; elbette her şeyden evvel bu mevcudatın en meşhuru ve a’dâsının [düşmanlarının] tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve en namdar hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve on dört asrı fazileti ile ve Kur’ân’ı ile ışıklandıran Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmı ziyaret etmek ve aradığımı ondan sormak için Asr-ı Saadete beraber gitmeliyiz’…”
Bediüzzaman Hazretlerinin, Peygamber Efendimizi (asm) tarifi gerçekten eşsizdir. Risalelerde onun şahs-ı manevîsini anlatışı, Efendimizin (asm) Kur’ân’la beraber “Kâinat Kur’ânı”nın da müfessiri, tarifçisi, dellâlı olduğunu izah edişi hakikaten bambaşka tefekkürlük satırlardır.
Bizim bu yazımızda hususiyetle üzerinde durmak istediğimiz konu ise “Muhammed-i Arabî (asm)” sıfatıdır.
Evet, neden “Muhammed-i Arabî (asm)”?
Çok hikmetlerinden bir hikmeti şu olsa gerek:
Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur’u telif etmeye başladığı yıllar, dünyada ve Türkiye’de “ırkçılık, ulus devlet” rüzgârlarının estiği dönemler. Birinci Dünya Harbi ile birlikte Türkler ile Arapların aralarını açmak için dehşetli planlar ve oyunlar sahneye konulmuş. Müslümanlar ittihad içerisinde oldukları sürece onlara hakikî hâkim olamayacaklarını anlayan şer odakları, olanca çabalarıyla İslam toplumlarının arasını açmaya koyulmuşlar. Bunun için akla hayale gelmez propagandalar, yalan yanlış bilgiler, düzmece rivayetler hep fitne-fesat maksadıyla kullanılmış. Öyle ki, kültüre, dile bile yansımış bunlar. Bugün “Ne Şam’ın şekeri, ne Arab’ın yüzü”, “Arap saçı” türünden deyimler, hatta kimilerinin köpeğine “Arap” ismini vermeleri bunun bilinçaltına yansımış çarpıcı örnekleri.
Halbuki Müslümanlar birbirlerini ırklarından, soylarından dolayı kınamamalı idiler. Efendimizin (asm) “cahiliye taassubu” olarak nitelediği kabilecilik, kavmiyetçilik, ırkçılık Müslümanların birlik ve beraberliğini, kuvve-i maneviye ve maddiyelerini, huzur ve mutluluklarını dinamitleyen en büyük unsurlardan biri. “Birbirinizle çekişmeyin, sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz de elden gider”1, “Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılın, parçalanıp bölünmeyin”2, “Cenab-ı Hak sizi kabile kabile yarattı, tâ ki birbirinizi tanıyın ve aranızdaki münasebetleri bilin diye… Yoksa birbirinize düşmanlık edesiniz diye değil”3, “Mü’minler ancak kardeştirler”4 gibi ayetlerin mesajı da hep bu yöndedir.
Bediüzzaman Hazretleri eserlerinde ırkçılığı, İslam milletlerinin içine sokulmuş bir “Frenk illeti” olarak tabir eder. Müslümanların kendi milliyetlerini bir ‘üstünlük, gurur ve zulüm’ vesilesi yapıp, başka milletleri ‘sindirme, yutma, yok etme aracı’ haline getirmelerinin yanlışlığını dile getirir. “Milletimiz yalnız İslâmiyettir. Zira Arap, Türk, Kürt, Arnavut, Çerkez ve Lazların en kuvvetli ve hakikatli revâbıt [bağları] ve milliyetleri İslâmiyetten başka bir şey değildir.” der. Bizi birbirimize bağlayan büyük birlik bağlarına dikkat çeker.
Milliyetçilik, İslam kardeşliği gibi konularda başlı başına risaleler yazan Bediüzzaman, mesela bunlardan birinde şöyle der:
“Fikr-i milliyetle birbirine yabanî bakmak ve birbirini düşman telâkki etmek öyle bir felâkettir ki tarif edilmez. […] Menfî unsuriyet fikriyle Şark vilâyetlerindeki vatandaşlara veya cenub [güney] tarafındaki dindaşlara adavet [düşmanlık] besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararları ve mehâliki [tehlikeleri] ile beraber o cenub efradları [fertleri] içinde düşman olarak yoktur ki onlara karşı cephe alınsın. Cenubdan gelen Kur’ân nuru var; İslâmiyet ziyası gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur. İşte o dindaşlara adavet ise dolayısıyla İslâmiyete, Kur’ân’a dokunur…”5
Evet, Bediüzzaman, bu konuda çok hassastır. Irkçılık, menfî milliyetçilik damarıyla bazı şahısların hatalarını bahane edip “Arap düşmanlığı” pompalayan, fakat bu perde altında asıl olarak “Peygamber ve İslamiyet düşmanlığı” güden mihrakların çok iyi farkındadır. Bir de bu, devlet eliyle, resmî ideoloji dayatmaları ile nesiller üzerinde oynanarak yapıldığında, bu tahribatı tamir etmek elbette kolay olmayacaktır.
Tahrip kolay, fakat tamir zor olduğundan; yapılan propagandaları, kullanılan psikolojik silahları, bilinçaltına yapılan göndermeleri püskürtmek için en ince detayına kadar bir ‘tamir programı’ uygulamak gerekecektir.
İşte Risale-i Nur, bu anlamda büyük bir tamirat vazifesi görmüş ve görmeye de devam etmektedir. Said Nursî, rahmetli Cemil Meriç’in deyimiyle “deccallara meydan okuyan imanın remzi”dir. Yine onun ifadesiyle “Tanzimattan beri her hisarı deviren teceddüt dalgası ilk defa olarak Nur kalesi önünde gerilemiştir.” Elbette, tahrip cereyanları Nur Kalesi önünde duvara toslamış ve toslamaya da mahkûmdur.
Bu asır insanına bir eser-i rahmet olarak bahşedilen Risale-i Nur Külliyatında kullanılan lisan, seçilen kelimeler dahi rastgele değildir. Dili, dini, hafızası, topyekûn bir medeniyeti unutturulmak istenen bir milletin, Kur’ân medeniyeti ile yeniden şahlanabilmesinin programıdır bir nevi Risale-i Nur.
İşte “Muhammed-i Arabî (asm)” sıfatına biraz da böyle bakmak gerekiyor belki… Hâşâ sümme hâşâ, Kur’ân için “Araboğlunun yâveleri” diyenin nesiller üzerindeki tahribatını bir tamirdir bu aynı zamanda. Genleriyle oynanan bir milletin ‘Arap düşmanlığı’ perdesinde bilinçaltına kazınmak istenen ‘Peygamber ve İslâmiyet düşmanlığını’, şuur ve şuur altından def etme arzusunun bir tezahürüdür.
“Arab’ı üç şeyden dolayı seviniz: Ben Arab’ım, Kur’ân Arapça nâzil olmuştur ve Cennet ehlinin dili Arapçadır.” hadisini bilen Bediüzzaman, bu milletin bin yıllık tarihinden gelen Arap kardeşleriyle olan muhabbet köprüsünü ve sinsice tahrip edilmeye çalışılan “Peygamber ve Kur’ân sevgisini” her vesileyle yeniden tahkim etmek gerektiğinin de farkındadır vesselâm.
Muhammed-i Arabî’ye sonsuz salât ü selâm!

İlk yorumu siz yazın