Serhend’den Günümüze Uzanan Sırlı Mektup

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Mektubat-ı Rabbânî adlı eseri tefe’ül ederek açtığında “Bediüzzaman” ifadesiyle başlayan iki mektubun kendisine hitap ettiğini düşünerek şöyle anlatır:

“…Sonra İmam-ı Rabbânî’nin Mektubat kitabını gördüm, elime aldım. Hâlis bir tefe’ül ederek açtım.

Acaibdendir ki, bütün Mektubat’ında yalnız iki yerde ‘Bediüzzaman’ lâfzı vardır. O iki mektup bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektupların başında ‘Mirza Bediüzzaman’a Mektup’ diye yazılı olarak gördüm. ‘Fesübhânallah,’ dedim, ‘Bu bana hitap ediyor.’

O zaman Eski Said’in lâkabı Bediüzzaman idi… O zatın hali benim halime benziyormuş ki, o iki mektubu kendi derdime devâ buldum.” (28. Mektub)

Herat’ın Son Hükümdarı:
Badi’ al-Zaman Mirza

1469 yılında Herat-Afganistan’da doğmuş, 12 Ağustos 1515’te İstanbul’da vefat etmiş Türk kökenli Sünnî Müslüman bir hanedan olan Timurlu Hanedanının son hükümdarının ismi Bediüzzaman Mirza’ydı.

Muhammed Mümin Mirza, Muhammed Zaman Mirza, Kuçek Begüm isimli üç çocuğa sahip olan Timurlu Bediüzzaman Mirza, Kendahar, Tebriz gibi şehirlerde yaşamış, bir dönem Şah İsmail’in sarayına sığınmış. Osmanlı-Safevî çekişmeleri sırasında Tebriz’den İstanbul’a getirilmiştir. Osmanlı sultanı Yavuz Sultan Selim tarafından, Timurlulara olan saygıyla karşılanmıştır.  Timurlu Bediüzzaman Mirza’nın atası Timur, Bayezid’i vaktiyle esir almıştı; ama Yavuz; Timur’un torununa saygı gösterdi. Ona Büyük Türk Hakanı muamelesi yaptı ve yanına kurdurduğu tahta oturttu. 12 Ağustos 1515’te İstanbul’da taun hastalığı sonucu hayatını kaybeden bir devrin son hükümdarının yanında getirdiği eserler bugün Topkapı Sarayı’nda ziyaret edilebilir. Herkesin ismiyle cismiyle bir kendi dönemine bir de âhirzamana bakan bir yanı olduğu gibi, Bediüzzaman Mirza da, bu ismiyle İmam-ı Rabbanî’nin hitap ettiği bir şahsiyettir. İmam-ı Rabbanî, 1563 yılında Hindistan’ın Serhend (Sihrind) şehrinde doğmuş ve 1624 yılında vefat etmiştir. İlgili mektubu geçmişe değil adeta geleceğe yazmıştır:

Serhend’den Günümüze Uzanan Mektup

“Bu mektup Mirza Bediuzzaman’a yazılmıştır.”

“Allahü Teala sizlere afiyet ve selamet versin.”

“Bil ki, iki cihan saadetine ulaşmak, Peygamberlerin Efendisine (asm) tabi olmaya bağlıdır. Dua ve selamlar, onun ve yakınlarının üzerine olsun. Ona tabi olma, ehl-i sünnet alimlerinin bildirdikleri usûl üzere olmalıdır. Allah, onların çalışmalarını kabul buyursun. Bu da, evvela bu büyük insanların görüşleri istikametinde itikadı düzeltmek, ikinci olarak da, helâl, haram, farz, vacip, sünnet, mendup, mubah ve şüpheli şeyleri öğrenmekle olur. Daha sonra, bilinen bu şeylerle amel edilmelidir.”

“Bu iki itikad ve amel kanatları elde edildikten sonra, eğer ebedî mesud olması için ezelî yardım varsa, mukaddes âleme doğru uçmak müyesser olur. Bu iki kanat takılmadan uçuş mümkün değildir. Dökülen ağaç kabuğu gibi, yerlerde sürünür.”

“Bu alçak dünyanın yaptıkları gizli değil ki, ulaşılmaya, elde edilmeye lâyık olsun, peşinden koşulmaya değsin. Öyleyse, üstün gayretli olup kıymetli şeyleri aramak gereklidir. İnsanoğlu, Allahü Teala’nın her şeyi bir sebebe bağladığını bildiğine göre, ona kavuşturan sebebi yine ondan istemelidir.”

Asıl mesele bu; kalanı boş.

“Güzel bir iltifatla yardım istediğinize göre, size müjdeler olsun. Sağlam ve kazanmış olarak dönersiniz. Yalnız bir şartla; o da, kalbi yalnız bir yere bağlamak, bir yere yönelmektir. Çünkü bağlanılan, dönülen yön, başka başka olursa, sâlik kendini tefrikaya, ayrılığa atmış olur.”

‘Bir yerde duran, her yerde durmuş olur ama, her yerde duran hiçbir yerde durmuş olmaz.’ sözü, meşhur bir sözdür. Allahü Teâla bizi ve sizleri, Muhammedî şeriatın yolunda devamlı kılsın. Onun sahibine dualar, selamlar ve saygılar olsun.”

“Hakka tabi olan ve Hazret-i Muhammed’in izinde bulunanlara selamlar… Ona ve âline salat ve selamlar…” (bk. Mektubat-ı Rabbanî, I. Cilt, 75. Mektup.)

Tasavvuf ve Nurculuk çevrelerinde pek de dillendirilmeyen bir konudur bu: Acaba İmam-ı Rabbanî’nin mektupları, asırlar sonra gelecek bir isme dolaylı biçimde işaret mi etmektedir?

Malumunuz Yunus Emre Hazretleri’nin döneminde, onun tasavvufî şiirlerini yakıp yok etmeye çalışan Molla Kasım isminde bir zatın menkıbesi vardır. Şiirleri şeriata uygun görmediği için yakıp yok ederken bir sayfa düşer yere, meraktan dikkatini celb eder. Bir de bakar ki :

“Yunus sen bu sözleri eğri büğrü söyleme,

Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir.”

Son satıra kadar şiiri kaşları çatık vaziyette “Tövbe estağfurullah!” diyerek okuyan kadı, son satırı okuyunca şaşkınlıktan donakalır, kâğıt elinden düşer. Çünkü adı geçen Molla Kasım kendisinden başkası değildir. Rivayet odur ki Molla Kasım o andan itibaren şiirleri korumaya almış ve günümüze ulaştırmıştır.

İmam-ı Rabbanî, “Âdetullah gereği” açık bir isim vermek yerine, kendi dönemine yakın bir dönemde yaşamış bir şahıs üzerinden bir hitapta bulunmuştur. Bu çerçevede Timurlular döneminde yaşayan “Mirza Bediüzzaman” adlı bir kişiye yazılan mektupların asıl sahibi Bediüzzaman Said Nursî olmaktadır. Yine de Said Nursî, söz konusu mektupları doğrudan kendisine yazılmış kabul etmek yerine, içindeki dersleri “hali ve tavrı gereği” üzerine almıştır. Burada önemli olanın şahıs değil, istifade edilen hakikatler olduğu vurgulanmaktadır. Bu yaklaşımla, mektuplar zamandan bağımsız bir rehberlik taşımaktadır.

Bu güçlü tevafuk ve işaretle, tasavvuf geleneğinde metinlerin, yazıldıkları dönemle sınırlı kalmayıp sonraki nesillere de hitap ettiği, aynı Celcelutîye’de olduğu gibi bir sırdır.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*