“Sosyal medya, insanları kitaptan uzaklaştırıyor”

Yeni Asya Gazetesi yazarı Faruk Çakır ile Risale-i Nur’u ve Yeni Asya’yı tanıma serüvenini, bu süreçte yaşadığı hatıraları konuştuk. İstifadelerinize sunuyoruz…

Sizi tanıyabilir miyiz?

Biraz esprili olacak ama doğum tarihimi bilmiyorum. Köyde doğmuşuz, o dönemlerde doğum tarihini gün olarak çoğu kimse bilmiyor zaten. Rahmetli annem ‘Kiraz ayında doğdun’ derdi. O da Haziran’a denk geliyor. Netice itibarıyla ay ve gün farkıyla 1965 Rize Çayeli doğumluyum. Çayeli’nin Ormancık Köyü’nde doğmuşum. 4 sene köydeki okulda (Ormancık Köyü İlkokulu), 5. Sınıfta ise ilçe merkezine indim. Ortaokula Çayeli’nde başladım, Rize’de devam ettim; Rize Zihni Derin Ortaokulu’ndan mezun oldum. Liseyi de Rize Lisesi’nde okuduk. Ondan sonra İstanbul’a geldim. Hem çalışıp hem okuma gibi bir dönem başladı. Açık öğretim İktisat bölümüne kaydoldum. Bir taraftan da Yeni Asya’da çalışma hayatım başladı.

Risale-i Nur hizmetini hangi vesileyle tanıdınız?

Risale-i Nur’u tanımam aile vesilesiyle oldu. Dedelerimiz, babalarımız dindar insanlardı. O dönem bir amcaoğlumuz Selahattin Çakır, Almanya’da işçi olarak çalışıyordu. O, 1970’li yıllarda İstanbul’da Risale-i Nur’u tanımış. Ona da yine köy komşumuz ve baba dostu, emekli müftü merhum Yahya Alkın vesile olmuş. Selahattin Ağabey yıllık izinler için köye geldiği zaman bize Risale-i Nur’dan bahseder, vecizeler ezberletmeye çalışırdı. “İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir” gibi vecizeler. Bu vesileyse Risale-i Nur’a bir aşinalığımız vardı.

Sonra yakın bir köyümüzde Yusuf Okumuş, yani Dehri Yusuf Hoca diye bir baba dostu vardı. Bu kişi, aynı zamanda emekli müftü Yahya Alkın’ın da ağabeyi. Yusuf Hoca Üstad Bediüzzaman’ı tanımış, ziyaret etmiş bir kişi. Fahrî olarak köy camilerinde hocalık yapıyordu, resmî bir vazifesi yoktu. Ankara’da çalışırken Nur Talebelerini tanımış. Sonra Barla’ya Üstad’ı ziyarete gitmiş. Vaazlarında Risale-i Nurlar’dan bahsederdi. Bu kişi babamın en samimi arkadaşlarındandı. Bu irtibattan dolayı ailemizde çoğu kişi Risale-i Nur’dan haberdar oldu.

Okul dönemi başlayınca bizlerin de haberi oldu. Dershanelere gitmeye, oralarda kalmaya başladık. Risale-i Nur’u okumaya başladık ortaokulla birlikte. Köyde doğup büyüyen birisinin normalde kitap okuma alışkanlığı kazanması kolay değil. Çünkü köyde kitap bulmak bile kolay değil. Hele ki roman türleri olumsuz bir çağrışım yapardı. Tabi Kur’ân-ı Kerim’i büyüklerimiz sürekli okurdu, o ayrı. Ancak dinden, imandan bahseden romanlar da çok olmadığı için roman gibi kitapların okunmasına çok olumlu bakılmazdı. Neticede Risale-i Nur’u tanımamız da köyden ayrılıp ilçede ortaokul ve lisede okumamızla birlikte gelişti.

Risale-i Nur dershanelerinde kalma süreci nasıl oldu?

İlkokul 5. sınıftan itibaren dershanelere gitmeye, ortaokulla beraber oralarda kalmaya başladık. Risale-i Nur’la ilgili de şöyle bir hatıram var: Malum, Risale-i Nur eserlerinden Sözler’in başındaki kısımlar hep hikâye şeklinde yazılmış. Okuması da kolay. Tabi orayı okuyunca, bütün Risale hep böyle ise kolay, dedik. Çayeli’ndeki dershanede bir gün o ‘hikâye’lerden biri okunuyordu. İki adam var, bir padişah çağırıyor bunları, mallarını muhafaza etmek amacıyla satın almak istiyor. Biri, “Ben malımı satmam!” diyor orada. Ben onu dinlerken gayr-ı ihtiyarî gülmüştüm. “Allah Allah, nasıl satmazsın yani”, diye. Sonradan bu konu okunurken hep o hatıra aklıma gelir. Tabii Risale-i Nur sadece hikâyeden ibaret değil elbette. Anlaşılması zor konular var, kolay konular var.

Mesela bir defasında “Cehennem nerededir?” mevzusu konuşulurken din dersi öğretmeni geldi sınıfa. Tabi arkadaşlar sordular öğretmene, “Cehennemin yeri bilinir mi?” diye. “Yok” dedi, “Kimse bilemez.” Ben de daha önceden Risale-i Nur’daki bu bahsi arkadaşlarla konuşmuştum. “Arkadaşımız bir kitapta okumuş, yeri biliniyormuş” dediler. Öğretmenimiz de “Bırakın öyle şeyleri, nereden çıkardınız” diyerek itiraz emişti. Ben de ilk fırsatta Mektubat adlı eseri sınıfa götürdüm ve arkadaşlara okudum. Okuldaki böyle tartışmalar Risale-i Nur’un tanınmasına da vesile oluyordu.

Yeni Asya ile tanışmanız nasıl oldu?

Tabii ki kaldığımız yerlerde Yeni Asya’yı hep görüyorduk. Ama gazete okuma alışkanlığımız çok yoktu.  Yeni Asya’yı ilk olarak 1976-77’li yıllarda gördüm. Bir gün ilkokul 5. sınıftayken öğretmen “Amerika Devlet Başkanı’nın adı nedir?” diye sordu. Herkes parmak kaldırdı ve cevabı bildiler. Benim için çok zor bir soruydu bu. Sonra akşam Yeni Asya Gazetesi’ni karıştırırken baktım bir yazı: Amerika Başkanı Carter. Dedim ki, demek ki bu bilgilerin kaynağı gazeteler. Bu olay beni tetikledi. Ondan sonra gazeteyi daha ciddi takip etmeye başladım.

Ortaokuldan itibaren gazeteye yayınlanmak üzere ufak tefek, basit çalışmalar göndermeye başladım. 1981’den sonra Can Kardeş basılmaya başlamıştı. Can Kardeş’in Can Gazete sayfası vardı. O yıllarda köyümüze elektrik gelmişti. Ben bunu haber olarak yazdım, postayla gönderdim ve dergide yayınlandı. Bizim için hayal gibi bir şeydi. O yıllarda çizgi romanları, tarihî romanları da beğenerek okuyorduk. Bazen, yaz tatillerinde köyde elektrik yokken gaz lambası ışığı altında bunları okurduk. Bu sebeple fırça da yerdik. En basitinden, ‘Gözün bozulur, yeter okuma’ derlerdi.

O zamanlar insanları meşgul eden şeyler çok yoktu. Bu zamanda sosyal medya insanları çok meşgul ediyor, kitaptan uzaklaştırıyor büyük ölçüde. Gazetelerin, dergilerin satışı o zaman daha çok olmasının sebebi de buydu. Satışlar çok daha hareketliydi, fuarlar aynı şekilde. Her fikir akımının bir dergisi vardı. Ancak şimdi şekil değiştirdi, çalışmalar sanal âleme kaydı. Ancak okuma alışkanlığının azalması iyi bir şey değil. Videolarla kalıcı bilgi yerleştirmek biraz zor. Kırk sene önce okuduğum şeyler aklımda kalıyor ancak şu anda sosyal medyada okuduğumuz şeyler kalıcı olmuyor.

Peki, İstanbul’a hangi vesileyle geldiniz?

İşte anlattığım, gazeteyle kurduğum bu tek taraflı irtibat, beni ‘Acaba ben de gazetede çalışır mıyım?’ diye düşündürüyordu. İstanbul o zamanlar kültür açısından da hareketli bir yerdi. İlk olarak lise ikinci sınıfta, Rize’den İstanbul’a iki arkadaş ile gezmek niyetiyle gelmiştik. Gazeteyi de ziyarete gittik. O zamanlar Cağaloğlu’nda Gazete’nin binası var olduğunu önceden biliyorduk. Geldik, binadan içeri girdik. Can Kardeş’in hazırlandığı bölümde çizer Refet Kartal, Mehmet Paksu, İbrahim Özdabak gibi ağabeyler oradaydı. İlk tanışmamız böyle oldu.

İstanbul’a çalışma niyetiyle lise bitince geldim. Beyazıt’ta ders akşamları Risale-i Nur derslerine gidiyordum. Ara ara da gazeteye, Yenibosna’daki binaya ziyarete gidiyordum. Kitap servisine yardım ediyordum. Oranın başında sorumlu Seracettin Ağabey vardı. Seracettin Bey bir gün bana, “Madem yardıma geliyorsun, gel burada çalış” dedi. Ben de “Olur” dedim ve başladık çalışmaya. O dönemde, yani 1985’te, gazetenin 15. kuruluş yıl dönümü töreni yapıldı, Laleli’de Kızılay Düğün Salonunda. Hatta Mehmet Kutlular Ağabey ve Mehmet Emin Güleç’ten (Fırıncı Ağabey) gazete çalışanları olarak kalem hediyesi almıştık.

Yazı macerası nasıl başladı?

1985-86 civarı yazı işlerinde çalışmadığım halde Yeni Asya’ya gönüllü olarak haberler hazırlamaya devam ettim. Mesela, yılbaşıyla ilgili vatandaşın düşünceleri, Ramazan ayı ile ilgili, ekonomik sıkıntılarla ilgili düşünceler vs gibi kısa haberler hazırlıyordum. Bu süreçte ağabeylerin desteğini gördüm. Gazetenin içinde yer alan “Genç Gazete” sayfasına ve Köprü’deki “Genç kalemler” sayfasına yazılar gönderirdik.

Sonra gazete bünyesinde yayınlanan dergilerin (Can Kardeş ve Köprü) Cağaloğlu bürosunda çalışmaya başladım. Cağaloğlu’na geçilince de daha çok Köprü Dergisi’nde çalışmaya başladık. Oraya kısa röportajlar yapmaya, teknik işlere yardım etmeye başladık. Daha çok röportajlar yaparak yayına destek olmaya çalıştık. 1994’ten sonra, gazetenin haber merkezine geçmiş oldum. Yazı işlerinde çalışmaya başladık; muhabirlik, istihbarat şefi, bir dönem sorumlu yazı işleri müdürlüğü gibi verilen vazifeleri yapmaya çalıştık.

Düzenli yazı yazmaya da şöyle başladık: Tansu Çiller’in başbakan olduğu dönemdi. Düzenlediği basın toplantısını takip etmiştim. Konu ile ilgili haberi yaparken ayrıca bir “haber yorum notu” yazdım ve bu, gazetede yayınlandı. Bir iki böyle çalışmalar yayınlanınca ‘Haberlerin Getirdiği’ diye, daha çok medya eleştirisi anlamında bir köşe hazırlamaya başladım. Beğenildi, itiraz edilmedi, ‘yapma’ diyen de olmadı. Yazı macerası da böylece başlamış oldu. 2000’den sonra düzenli olarak yazılar devam etti. Her şey nasip… Ve bu günlere geldik. Şu an ‘emekli’ ve ‘uzaktan çalışma’lara devam eden bir gazeteci sayılabiliriz.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*