Sürrealistlere göre resim ve heykel şiirin uzantılarıydı. Ölüm korkusu Miró için hem kendine çeken hem de canavarlar doğuran bir duyguydu. Trajedi dünyasında ölümün trajedisi üzerine yaşanıyordu.
Miró’nun İkinci Dünya Savaşının trajedisini hissedişi ile Bediüzzaman’ın savaşın masumlarına karşı hissettiği acıma ve ağlayışı ve ‘manevi şehitler’ gibi gören gözünü birlikte düşünmek değerli bir kıyas imkânı için alan açacaktır.
Bediüzzaman, Peygamber Efendimizin (asm) en önemli bir vasfı olarak, insanlık adına duyduğu hüznü ve elemi evrensel bir dua ile Allah’ın rahmet ve merhametine ait dile dönüştürmesine vurgu yapıyor.
Bediüzzaman’ın ulvî hüznü yansıtan, mü’min ruhunu tefsir eden eserleri şüphesiz yeni ve sonsuz ufuklar kazandıracaktır.
Miró’nun duvar resimleriyle çini süslemelerini yeni bir anlayışla tekrar düşünmek gerekebilir…
Onun resimleri takımyıldızların sudaki yansımalarıydı, zemin bir önceki resmin fırçalarını temizlediği keçelerdi.
Ebru gibi…
Kuşlar uzayı düşünmeyi zorlar… Dünya ile semavi olanı birleştirir. Semada ise, Nuri Pakdil’in: “şarjörlerine yıldız sürülü gökyüzü” dediği bir akın vardır. Ya da Bediüzzaman’ın “Yıldızları konuşturan bir yıldızname”sidir.
Hayalin ipi, mecaz merdiveni, sırr-ı temsil dürbünü, ayetlerin gözü ile bakmak…
Bediüzzaman’ın kâinatın resmini çizmesi, kelimelerin birer sıbgatullah olması ile ayetlerin çizgilerini ortaya çıkarması şeklinde gerçekleşmiştir. Ayetü’l-Kübra risalesi sanatın Mevlânâ’dan sonra geldiği yeni zirvedir.
Avrupa’da Hitler, Mussolini, Franco gibi faşistler yüzünden pek çok sanatçı zorluklar yaşadı, sürgün edildi, vatanlarını terk ettiler. Buna rağmen eserlerini zenginleştirdiler. Zulümler eserlerinde canavarlar olarak canlandılar, yeni sanat akımları ortaya çıktı, gerçeküstücülük soyut sanatın yükselmesi ile zekâ zulme karşı üretimiyle başkaldırdı.
Aynı durum Türkiye şartlarında niye gerçekleşmedi? Sanat düşüncesinin kısırlığı, sanatı ve sanatçıyı mevcut yapıya mahkûm etti, takdir veya küsmekle taklid ettirdi. Maalesef sanat için her ortam bir uygun tavrı içerir, ancak bu vatan şartlarında hiçbir düşünce sanatla buluşamadığı için mahkûm kalmaktan kurtulamadı. Davalar cahillere ve sanat yoksunu zihinlere terk edildi.
Siyaset düşüncesi her sorunun çözümü görüldü, halbuki siyasetle nezaket çoğu aynı yerde buluşamaz. Bu nedenle sanatsız bir düşünce kısırlıktan kurtulamadı. Bu duruma belki nispeten bir istisna olarak İran sanatını görebiliriz. Resim ve sinemadaki, tarihten gelen görsel zenginliğin de etkisi ile, gelişme bir umut olarak görülebilir.
Kendimize özgün yöntem geliştirmek, bunun için de kadim sanat biçimlerini yeniden keşfetmek ve bunları zamanın gereği şekilde restore etmek zorundayız. Dayatılan yöntemlerin şeriatın hükümleriyle birleşmemesi durumunda hem medeniyetin hem de şeriatın ayrılacağı, su ile yağ gibi olacağı, bunun için bağlayıcı bir yöntemin zamanın ruhundan ve geçmişten birleşik bir vücudun hazırlanması gereklidir.
Bediüzzaman hakikatlerin peşinde koşmaktan bitap düşmüş bir akıl ve kalbi birlikte taşıdığından kelimelerinin olgunlaşmadan toplandığını söyleyip acılığından ya da ekşiliğinden “yüzünü ekşitme” diyor muhatabına… Sanat ya da sanatçı ya da muhatap bazen tembelliğinden hakikatin ekşi yüzüne değil, zevkin ve neşenin süslü yüzüne bakmayı tercih edebiliyor. Makyajı istiyor, hakikatin peşinde koşup yorulmak ve fakat bir küçük çekirdekle yetinmek istemeyebiliyor. Bu sebeple sanatın ve sanatçının sadece, hakikate muntazır olması pek mümkün olamıyor. Özellikle üretmek ve çok daha fazla üretmek isteyen için sadece hakikat peşinde koşmaktan sanatın işlenmiş, makyajlanmış hakikatleri daha çok ilgisini çekiyor. Bediüzzaman da sanatı bir hakikati “en az kırkta bir hakikati içinde saklaması”nı yeterli görerek, üzerindeki süs ve tatlandırmayı ‘mazur görülebilir’ diye bakıyor. Kendisi müşteri arayan ifadeden sakınsa da, sanatın gereğini de bu şekilde özde hakikat olmak şartıyla bir süsleme ve işlenmişliği mazur görebiliyor.
Bediüzzaman dilinin şiir ya da edebiyat eseri olmaması hakikatin saf arayışında görülebileceği ortaya çıkıyor. Risale kaynaklı edebî üretimlerde de iki tercih görünüyor, ya risale dilini ve mekanını terk etmeyerek az ve sıkı bir sanat üretimine razı olmak ve anlaşılamamak eleştirilerine muhatap olmayı kabul etmek… Ya da, örneğin tasavvuf gibi zengin bir zevk ve neşe kaynağı içeren alanları da, en azından dil ve anlatım olarak yararlanmakla, örneğin tasavvuf şiiri, söyleyişleri veya tasavvuf büyüklerinin menkibelerini sanatında kullanarak, anlatımı tatlandırmak mümkün olabilecektir. Bu ikincisinde de, hakikatten uzaklaşma ve tam doğruların kesin çizgilerini silikleştirmek eleştirisini de almak mümkün olabilecektir.
Sanatın ve sanatçının tekil ve nevi şahsına münhasır olduğu kabul edilirse Bediüzzaman’ın şair ya da sanatçı olmaktan kaçınmasını ve “hakikat bana kâfidir” anlayışı evrensel ve kuşatıcı ve şefkatli akıl, ruh ve kalbini doğru yerde ve kesin çizgilerle ifade etmek kaygısı anlaşılabilirdir, bu sanatın çok üzerinde bir şeydir.
Bediüzzaman’ın İsrailiyata karşı hakikatin acı ama saf yüzüne bakmayı seçmesi gibi, Batının bir isyan ve çocuksu şiddeti isteyen yeni bakışı da bir İsrailiyata dönüşebileceği tehlikesinin farkına varması gerekir. Buradan Bediüzzaman’ın “romanvari nazar” dediği gözlüğü atıp Kur’an ayetlerinin sunduğu sınırsız ve sonsuz merceği takması gerekecektir.
Renklerden önce, çizgiler gerçeğin resmini veriyor olmalı.
Matematik ve geometrinin, yani doğruların kesin çizgileri tanımladığı kader çizgileri insanda başta olarak, hikmetin bütün kâinatı dolduran büyük resminin sınırlandığı çizgiler olduğunu görmek gerekiyor.
“İ’lem Eyyühel-Aziz!
Âlemde her şeyin yüzünde hikmet eserleri göründüğü gibi en uzak, en geniş, en ince kesretin tabakaları üstünde de hikmet, ihtimam eserleri görülmektedir. Evet kesret ve tekessürün müntehası ve neticesi olan insanın sahife-i vechinde, cebhesinde, cildinde, ellerinin içlerinde kalem-i kader ile pek çok çizgiler, hatlar, nakışlar, nişanlar yazılmıştır. Malûmdur ki, insanın şu sahifelerinde yazılan o kelimeler, harfler, noktalar, harekeler, ruh-u insanîde bulunan manalara, maneviyatlara delalet ettikleri gibi, fıtratında kader tarafından yazılan mektublara da işaretleri vardır. Arkadaş, insanın geçen sahifelerine kaderin yazdığı haşiye, tesadüf ve ittifakın duhûlüne bir menfez bırakmamıştır.” (Mesnevî-i Nuriye)
Bediüzzaman hayalin büyüttüğü gûlyabanilerin insanın göğsüne oturup sıkıştırdığı ve zihnini ele geçirerek sanatın ve şiirin hakikatini yok ettiğini söylüyor. Mübalağanın ve mecazın hakikatle karışmasının sanatın ve şiirin bozulmasına buradan da hakikatin yalanla yer değiştirmesine, vesvese ile şeytanın eline geçen düşüncenin bozulmasına atıf yapıyor. İsrailiyat denilen İslâm düşüncesini kirleten ve bozan yaklaşımlar bunlara en doğru örneklerdir. Dünyanın öküz ile balık üzerinde durması gibi… Kaf dağı, anka kuşu, efsanenin hayalden çıkıp gerçeğin tahtına oturmasını gösteren hayali yaşamlarını gösterir…
Bir matadorun boğayla burun buruna gelmesi gibi hakikatle karşılaşmayı gören Batı sürrealizmi buradan bir kaçış olarak çözümler üretecektir. İntihar bir denemedir, ancak trajiktir. İntiharın bir estetiği olabilmesi, sanatın intiharı bir yol olarak seçebilmesini ve bir üslub olabilmesini mümkün kılacaktır. Ölüm korkusu diğer taraftan sanatın ve sanatçının üretiminin durması demek olacağından, aslında sanatçının ölümü sanatının ölümüyle gerçekleşecektir. Diğer taraftan gerçekten kaçmak onu, mesela uçan bir boğaya dönüştürmekle olabilir. Aslında görülen boğa değildir belki de boğanın sûretidir, sûretin bilinmesi hayalde olabilecek bir iştir. Karşıyı yok etmek de bir yoldur, karşı cehennemdir. Başka bir yol da kişiyi bir süper varlığa dönüştürmektir.
Bunun icin hayalin gücünü mutlaklaştırıp hayalperestliğe dönüşmek sanatı ve sanatçıyı kurtaracak bir yeniliktir. Burada, eğer karşı tehlikeliyse, faşistse, zalimse onu bir gulyabaniye dönüştürüp hayalde kolayca kullanılabilmek mümkündür. Sanattaki canavarlar olarak her şekle girebilecek şişme bebeklere dönüşebilecektir. Sanatı ve sanatçıyı tek yol olarak çıkışa getirebilmek, kutsanmayı bu ortamda gerçekleştirebilecektir. Da Vinci’den kalan sanatı ‘ikinci yaratım’ sanatçıyı da ‘ikincil Tanrı’ görebilmek, böylece ‘Tanrıyı’ sanata ve sanatçıya rakip yapmakla da sonuçlanabiliyor. Ya da aslında hayalde bir boğayla karşılaşmakla matadorun hiçliğe akması dışında bir çıkışı olamayabilir.

İlk yorumu siz yazın