Tanı, Sev; Yaşa!

Modern dünyada birisini “tanımak”, çoğunlukla o kişiye dair verileri hafızada depolamakla eş tutulmaktadır: özgeçmişler, tercihler, dışarıya yansıyan imgeler. Oysa bir insanı -üstelik âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir şahsiyeti- gerçekten tanımak, bu yüzeysel bilgi istifinin çok ötesine geçmeyi gerektirir. Peki, tanımanın hakikî boyutu nedir ve bu tanıma bizi nereye taşır?

Sevdiğimiz bir yazarı, hayranlık duyduğumuz bir düşünürü araştırdığımızda ne yer, ne içer, neye güler, hobileri nelerdir diye merak ederiz. Sevgimiz merakımızı besler; merak ise bizi o insanın iç dünyasına çeker. Onun gibi yaşamaya çalışırız. -Bunu en çok çocuklarda; örnek aldıkları futbolcunun hareketlerini taklitlerinde görürüz.- Peki hayatımızın merkezine koyduğumuz örnek şahsiyet için bu merak ne ölçüde canlıdır? O’na dair bir ayrıntıyı öğrenmenin heyecanını ne kadar taşıyoruz?

Doğum tarihini biliyoruz. Savaşlarını, çocuklarını, Sahabesinin isimlerini biliyoruz. Ancak bu bilgi, büyük ölçüde bir müze bilgisidir: Statik, cansız, dokunulamaz. Camekânın ardında muhafaza edilir. Oysa gerçek tanıma, o camekânı aşmaktır. Tanımak, birinin ruh iklimine misafir olmaktır; bir olayı öğrenmekten öte, o olayın içindeki insanı hissetmek, zihin dünyasına nüfuz etmektir.

Mevdûdî, Ebû Hanîfe’yi tanımlarken son derece vurucu bir tabir kullanır: “mîzâc şinâs-i Resûl”, yani Resûl’ün mizacını tanıyan, onun zihin dünyasına ve ruh iklimine nüfuz etmiş olan kişi. Bu, sıradan bir siyer uzmanlığının çok ötesine işaret eden bir derinliktir. Bir hadis duyulduğunda, bir olayla karşılaşıldığında “Efendimiz olsaydı böyle söylerdi” ya da “O, bu duruma böyle tepki vermezdi” diyebilecek kadar onunla hemhal olabilme sanatıdır bu. Bu aşinalık, bilginin sezgiye dönüştüğü bir olgunluk merhalesidir. Tanıma yalnızca aktarılan söz ve olayları ezberlemek değil, “bir durumla karşılaşıldığında nasıl bir tepki verileceğini doğruya en yakın biçimde tahmin edebilme melekesi”dir. Rivayet metinleri bize bilgi sunar; ancak bu bilgiyi gerçek anlamda kıymetlendiren şey, Resûlullah’ın (asm) olaylar karşısındaki duruşunu sezebilmektir. Amellerimizin hangisinin Nebevî ruhla uyumlu, hangisinin uyumsuz olduğunu işte bu meleke ile ayırt edebiliriz. Onun için siyer okumaları, Kur’an tilavetlerimiz bu merhaleyi aştığı ölçüde hakikî işlevini ifa etmiş olacaktır. Ne kadar okunursa o kadar âlî maksada yaklaşılır. Biz bu yaklaşmaya hakikî tanıma ya da taarrüf diyelim. Bizden beklenen gerçek tanıma sevgiye götüren ve eyleme, aksiyona dönüşen bir tanıma. Marifetullah buna çok güzel bir örnektir. Nitekim marifetullah muhabbetullahı doğurur.

İslam düşüncesinde ve tasavvuf geleneğinde bu ilişki son derece sistematik bir biçimde ele alınmıştır. Marifetullah kavramı, Allah’ı tanımanın muhabbetullahı -O’na olan derin sevgiyi- doğurduğunu ifade eder. “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın” (Tahallakù bi-ahlâkıllâh) düsturu da bu silsilenin pratik yansımasıdır: O’nun Rahman ve Rahim isimlerini tanıyan kul tüm varlığa merhamet nazarıyla bakar; O’nun Gaffar olduğunu içselleştiren kişi affetmeyi öğrenir; O’nun Kerim olduğuna şahit olan cömertliği yaşar.

İnsan, tanıdığı kişinin ruh iklimine aşina oldukça hareketleri de ona benzemeye başlar. Biz buna ‘tahallukû bi-ahlâkı’n-nebiyy’ Peygamberin (asm) ahlâkıyla ahlâklanmak diyebiliriz. Zira onun ahlâkı Kur’ân ahlâkıydı. Ve bizi en âlî maksada ulaştıracak en sahih yol da budur. Nitekim bu yol sünnete ittiba ile olur ve Üstadın ifadesiyle “Muhabbetullah, ittiba-ı Sünnet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâmı istilzam eder [gerektirir]” ve “Sünnet-i Seniyye, saadet-i dareynin temel taşıdır ve kemâlatın madeni ve menbaıdır.”1 İşte bu ittiba neticesinde varılan en âlî maksat Risale-i Nur’da insan için şöyle tarif edilir: Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetine mazhar olmak. Ve bu muhabbete giden yol, ona (asm) ittibâdan -yani onu (asm) tanıyıp ona (asm) uymaktan- geçer. Bediüzzaman’ın kurduğu silsile yalın ama derin bir hakikati imler: Allah’ı sevmek istiyorsan O’nun sevdiğini sev; O’nun sevdiğini sevmek istiyorsan O’nu tanı; O’nu tanımak istiyorsan O’nunla hemhal ol.

Tanımak sevgiyi doğurur; sevgi yaşamayı dönüştürür. Bu üç halka birbirinden bağımsız düşünülemez. Yüzeysel bir bilgi birikimi olmaktan çıkıp gerçek bir aşinalığa dönüşen tanıma, kişiyi sevgiye açar. Sevgi ise eyleme ve duruşa yansır; hayatın içinde bir iz bırakır. İşte bu nedenle “Tanı, Sev, Yaşa” yalnızca bir slogan değil, manevî olgunlaşmanın ontolojik sırasıdır.

Dipnot:

  1. Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, On Birinci Lem’a.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*