Haşr Suresi 21. ayetinin son kısmı. “Ve tilkel emsâlu nadribuhâ lin nâsi leallehum yetefekkerûn..” “İşte biz bu misalleri, insanlar düşünsünler (ibret alsınlar) diye veriyoruz” anlamına gelir. “Temsil, tasviri teshil ettiğinden, temsilatla bu gamız noktayı tefhime çalışacağız.” (Sünuhat) Niye böyledir? Neden hakikat temsille, en yüksek makamlar misâl âlemiyle yaklaştırılır? Âlemler arası, niçin, berzahlarla, misalî alanlarla doldurulur? Ya da, işin aslı, her ikilinin arası sonsuzdur; bu sonsuz boşluk nasıl atlanabilir? Öncelikle bakışın yönünü belirlemek lâzımdır.
“Her kim inayet-i ezeliye ile rububiyet-i İlahiyeyi gözönüne getirip Allah canibinden, kudretin azameti altında bakarsa, وضةَ عَُ ب [sivrisinek] ve emsaliyle getirilen temsillerin, belâgat kanunlarına muvafık ve Cenab-ı Hak’tan hak olduğunu tasdik eder. Fakat her kim nefsinin emri altında mümkinatı nazara alarak bakarsa, şübhesiz vehimler onu havalandırır, dalaletin bataklığına atar.” Bediüzzaman “Bence âlem-i misalin vücudu meşhuddur. Âlem-i şehadet gibi tahakkuku bedihîdir. Hattâ rü’ya-yı sadıka ve keşf-i sadık ve şeffaf şeylerdeki temessülât, bu âlemden o âleme karşı açılan üç penceredir. Avama ve herkese o âlemin bazı köşelerini gösterir” derken kâinata gözleri açıyor ve “Acaib ve garaibin meşheridir, ehl-i velayetin tenezzühgâhıdır” diyerek vâkıayı aktarıyor.
Sınırı ve boyutu ise şöyle bir akılla ifade aktarıyor: “Küçük bir âlem olan insanda kuvve-i hayaliye olduğu gibi, büyük bir insan olan âlemde dahi bir âlem-i misal var ki; o vazifeyi görüyor ve hakikatlıdır. Kuvve-i hâfıza Levh-i Mahfuz’dan haber verdiği gibi, kuvve-i hayaliye dahi âlem-i misalden haber verir.” (Barla L.) Faruk Beşer, bir makalesinde şöyle bir çerçeve çiziyor: Allah’ın dışındaki her şeyin bir kendisi, bir de böyle misal boyutu vardır. Bu ara boyut, aynadaki görüntü gibi bedenin şeklini göstermesi açısından bedene, ruh gibi gayri maddî olması açısından da ruha benzer. Bedeni ve ruhu birbirinden ayırdığı için de ona âlem-i berzah da denir. Kabir âlemi böyle ara bir âlemdir. Kabir azabı da misal boyutunda yaşanan bir haldir. Biz bazı varlıkları hatta ölmüş insanları misal boyutunda görebiliriz. Gördüğümüz şey onun ne fiziksel bedeni, ne de ruhudur, aksine işte bu misal boyutundaki görüntüsüdür. Farklı mekânlarda aynı anda görülmeyi ifade eden tayy-ı zaman ve tayy-ı mekân dedikleri şey de bununla alâkalıdır.
Çünkü varlığın misal boyutu bu dünyaya ait olan zaman ve mekân kayıtlarıyla bağlı değildir. Parapsikolojide duru görü, ya da perispri dedikleri şey de bu olmalıdır. Kur’an-ı Kerim Cebrail’in Hz. Meryem’e gözükmesini “ona tam bir beşer gibi temessül etti” diye anlatır. Temessül, misal olarak görünme demektir. İşte bir şeyin asıl varlığı ile değil de böyle bir görüngüsü ile hissedilmesi Âlem-i Misalin delilidir derler. Resulullah da Cebrail’i iki kez kendi suretinde, bunun dışında ise Dıhye adında bir Sahabi suretinde, yine Ashab da onu, yani misalini Meşhur Cibril Hadisinde dendiği gibi beyaz elbiseli bir yabancı şeklinde görmüşlerdir. Çeşitli ibadetlerin, rahmin, cennetin, cehennemin, bazı surelerin, hatta ölümün belli suretlerle/misallerle görüleceğine dair sahih hadis-i şerifler vardır. (Faruk Beşer, Yeni Şafak) Bediüzzaman mirac gibi belki de insanlığın en yüksek, âli olayını “mirac-ı cismanî” olarak tanımlar. “Elbette bütün efrad-I insaniye içinde öyle bir manevî seyr ü sülûkü olacaktır ki; cismanî âlemde seyr ü seyahat suretinde bir Mi’racı olacaktır. ‘Yetmiş bin perde’ tabir olunan berzah-ı esma ve tecelli-i sıfât ve ef ’al ve tabakat-ı mevcudatın arkasına kadar kat’-ı meratib edecektir. İşte Mi’rac budur.” (Sözler) Mi’rac, tek başına Kâinatın Efendisinin (asm) cismiyle boyutları geçebilme (ayın ikiye ayrılması gibi) perdeleri yırtabilecek bir İlâhî değeri gösterir. Bu seriyi sürdürürsek O’nun (asm) zâtının beden ve ruh olarak ulaşabileceği dereceleri açıklayabilir. İşin insana bakan yönü; ruh ile beden ilişkisinde yatar. Perde boyutu düşürerek yansıtır. Ayna aynını yansıtır. “Âlem-i misal, âlem-i ervahla âlem-i şehadet ortasında bir berzahtır.
Her ikisine birer vecihle benzer. Bir yüzü ona bakar, bir yüzü de diğerine bakar. Meselâ: Âyinedeki senin misalin sureten senin cismine benzer. Maddeten senin ruhun gibi latiftir. O âlem-i misal; âlem-i ervah, âlem-i şehadet kadar vücudu kat’îdir.” İşin insan ve psikolojisi üzerine yönelik incelemeleri sürdürürsek (arketipler vs); güncel çalışmalara yol gösterecek bir misâli Bediüzzaman tarafından not edildiğini hatırlatmak gerekir: “İ’lem Eyyühel-Aziz! Dünya hayatını güzelleştiren esbabdan biri, dünya âyinesinde temessül ile parlayan hidayet nurları ve büyük insanların sevgili ve sevimli timsalleridir.
Evet müstakbel mazinin âyinesidir. Mazi berzaha, yani öteki âleme intikal ve inkılab ettiğinde suretini ve şeklini ve dünyasını istikbal âyinesine, tarihe, insanların zihinlerine vedia ediyor. Onlara olan manevî ve hayalî muhabbetleriyle dünya muhabbeti tatlı olur. Meselâ: Arkadaşlarının ve akrabasının timsallerini ve fotoğraflarını hâvi büyük bir âyineyi yolunda bulan bir adam, şark cihetine giden adamların memleketlerine gidip onlara iltihak etmek için çalışmayıp da, o âyinenin içindeki timsaller ile uğraşır, muhabbet eder. İşte bu adam gafletten ayıldığı zaman: ‘Eyvah, ne ediyorum? Bunlar şarab değil serabdır. Bunlar ile uğraşmak, azb değil azabdır.’ der, arkadaşlarına yetişmek üzere şark seferine tedarikatta bulunmaya başlar.” (Mesnevi-i Nuriye) Görme ve gösterme biçimlerinde “çoklu gerçeklik” diye söylenen, aslında hakikatin çok yüzlerinde görünmesidir.
Yoksa hakikat birdir, tebeddül etmez: “Bir nuranînin timsali, onun hâsiyetine mâliktir; hem gayrı değildir. Şu âleme karşı açılan âlem-i suver ve misalin bir penceresi olan ecsam-ı şeffafeden âyineler, ecsam-ı kesifenin hâssasız şeklini alır; fakat nuranînin timsaliyle beraber hâssa-i zâtiyesini de alır. Meselâ: Bir adam binler âyine ortasında dursa, herbir âyinede aynı şahıs bulunur; fakat ruhsuz, hissiz, fikirsiz birer şahıstır. Lâkin şems binler âyinede temessül etse, herbir timsal çendan şemsin azamet-i mahiyetine ve mertebe-i kemaline mâlik değilse de; lâkin Şemsin hissi hükmünde olan harareti, hayatı hükmünde olan ziyası, aklı hükmünde olan tenviri olan havass-ı selâseyi câmi’dir. Nuranînin timsali hayy-ı murtabıttır. Kesifin timsali, meyyit-i müteharriktir. Ruh, en münevver bir nurdur. Tahdidi kabul etmeyen âlem-i misalin pencerelerinde temaşager bir ruhun gayr-ı mahsur timsalleri de, birer ruh-u mütecessiddir. Havassına mâliktir, onun gayrı değillerdir.”
(Sünuhat) Âlem-i misâl gibi alanlar; İlâhî kaderin geçiş uzayları, insan için yüksek âlemlere ulaşmanın imkânlarıdır. Fiziğin buradaki geçiş alanları araştırması gelecekte konunun anlaşılmasında yeni kolaylıklar getirecektir.

İlk yorumu siz yazın