Tak tak tak… Kayaya sert bir darbe indiren Resullullah’tı (asm). Kayadan bir parça koptu. “Allahuekber” dedi Kâinatın Efendisi, “Bana Fars’ın anahtarları verildi, buradan Medain’i ve onun beyaz köşklerini görüyorum” dedi, tıpkı Şam’ı ve Yemen’i gördüğü gibi. İşte o an düşmüştü Sahabenin hayaline İran toprakları… Ortadoğu’nun ve İslam’ın belki de üç temel unsurundan biri olan Farslar Hz. Ömer’in (ra) hilafeti zamanında İslam’la tanıştı ve zamane süper güç devleti Sasani İmparatorluğu yerle bir edildi. Esasen bir kabileden neşet eden küçük bir yapılanmanın koca Bizans ve Sasani’yi çökertmesi çok da olası değildi. Fakat Allah’ın planı bambaşkaydı. İhlasın, imanın, hakikatin savunucularının -sayıca az da olsalar- galip gelmesini murad etmişti Rabbimiz. Bundan 2500 yıl önce de yaklaşık 200 yıl Fars topraklarında hüküm süren Ahamenniş İmparatorluğu da o dönemdeki en büyük imparatorluk iken Makedonyalı İskender’e mağlup olup yıkılmıştı. İskender’in mirasını 3 Helenistik devlet devam ettirdi. Bunlardan Fars topraklarına hükmeden Selevkos İmparatorluğu, neredeyse İsa peygamber (as) zamanına dek topraklara hükmetti.
Daha sonra Pers İmparatorluğu ve akabinde Sasaniler. Persler dönemi Helenistik etkilerle İran unsurlarının sentezlendiği bir dönemdi. Sasanilerle birlikte Zerdüştlük (Mecusilik) inancı daha da kuvvet buldu. İslam’a susayan Fars toprakları Hz. Ömer’in (ra) ordusuyla karşılaşıncaya dek bu inançlar coğrafyanın bir nevi resmî ve yerel dini idi. Mecusilik aslında kader ve hayır-şer meselesini anlayamamaktan ötürü savrulmuş bir itikattı. Şerri yaratan ayrı bir ilah, hayrı yaratan ayrı bir ilah tasavvurundaydı. Yani şirk temelli -fakat tahminimce vahiy kaynaklı olup sonradan bozulan- bir dindi. Fetih sonrası sırasıyla Emevî ve Abbasi idaresinde kalan topraklar daha sonrasında neredeyse bin yıla yakın çoğunlukla Türkler tarafından yönetildiler. Selçuklular, İlhanlılar, Safeviler, Avşarlar, Kaçarlar… İslamlaşsa da Araplaşmayan Farsların Şiîleştirilmesi ilginçtir ki bir Türk devleti olan Safeviler yani Şah İsmail döneminde olmuştur. Kendini Ehl-i Beyt’e nisbet eden Şiîlerin esasen İran’la organik bir bağı yoktur. Hatta on iki imamdan sadece sekizincisi İmam Rıza’nın türbesi İran’dadır. Meşhed şehri bu hüviyetinden ötürü bir nevî İran’ın Kâbe’sidir. İmam Rıza’nın erkek kardeşlerinin türbesi Şah Çerağ da Şiraz’da; kız kardeşi Fatıma’nın türbesi de Kum şehrinde İran Şiîlerinin diğer en kutsal mekânlarındandır. Aradaki uzak ilişkiyi anlamışsınızdır umarım.
İran’daki Şia, İsnâ Aşeriyye yani on iki imam itikadının koludur. Onlara göre on iki imam masumdur ve onlara iman etmek imanın şartlarındandır. Biz Sünnîlerin itikadî bakımdan onlara göre nerede olduğumuzu da anlamışsınızdır umarım. Birkaç yıl önce İran’ı ziyaret etme fırsatım olmuştu. Kesinlikle en azından İsfahan’ı görmek lâzım. Abbasi, Selçuklu, Türk, Fars, Sünnî, Şiî tüm etkileri görmek mümkün. Bütün bu renkleri tadacağınız İsfahan Ulu Camii’nde Humeyni ve Hamaney resimlerini gördüğünüzde ve ezan-ı Muhammedî’nin (asm) ağıt-matem tarzında çok farklı bir makamda ve farklı lafızlar eklenerek okunmasına şahit olduğunuzda gerçekten şaşırmamak elde değildi. Farslar duygusal bir millet.
Duygusallığı devşirmeyi de çok iyi yapıyorlar. İmam Hüseyin’in (ra) yaşadığı elim hadiseyi sürekli tiyatralize edip duygusal motivasyonlarını oradan sağlıyorlar. Akıl ve rasyonaliteden ziyade duygusallık hâkim. Farsça’nın edebiyat ve şiir dili olması, İranlıların sinemalarındaki yoğun duygusallık da bunun bir göstergesi. Bunu mezheplerinde de çok net görmek mümkün. Sürekli bir Ali-Hüseyin (ra) rabıtası ve hüznü hâkim. Fakat bu rabıta takva doğurmuyor. İlmin, cehdin, takvanın ve velayetin bir sembolü olan İmam Ali’ye (ra) mana-i ismî ile bakılıyor. Bu sevgi maalesef çoğu zaman İslam’a ve imana hizmet etmiyor, sadece duygusal motivasyon sağlıyor; Hristiyanların İsa Aleyhisselam’a olan rabıtaları gibi. Aslında buradan, milletlerin kendi kimliklerini tamamen bir köşede bırakıp İslamlaşmadığı gerçeği ortaya çıkıyor. Kendi kadim millî kültürleri İslâmî renge bürünmüş. Özellikle de Fars gibi kadim bir medeniyetin bakiyesini devralan zamane İran Şiîleri.
Bunu diğer iki temel unsur olan Arap ve Türklerde daha az görüyoruz. Arapların yazılı tarihi zaten Efendimizle (asm) başlıyor, daha öncesinde tamamen bedeviyet ve kabilecilik hâkim. Türklerde ise İslam öncesi dönemde göçebe ve savaşçı dönemlerin hakimiyetini görüyoruz. Medeniyete katkı sağlayan Türk kültürü neredeyse tamamıyla İslam sonrası dönemlerde şekillenmiş. Buna rağmen Anadolu’da Şamanistik ögeleri yakalamak mümkün. Gel gelelim Farslarda durum sanki daha farklı.
İran, İslam öncesinde de çok kadim ve zengin bir kültürel mirasa sahip. Bunun güncel mezhep konjonktürünü de ciddi etkilediği kanaatindeyim. Sanki; biz Müslümanız ama biz farklıyız demek istiyorlar gibi. Hani Risale-i Nur’da geçer ya, mesele Ali (ra) sevgisinden ziyade Ömer (ra) düşmanlığı.
En azından ‘Şia-i Hilafet’ anlayışında olanlarda. Yani kadim Pers İmparatorluğu bakiyesini devralan Sasanilerin Seyyidina Ömer (ra) zamanında parçalanması ve bunun derinlerde oluşturduğu iz. Ümmetin ana omurgasından belki de bu yüzden ayrılmayı, farklı kalmayı seçtiler. Halbuki İran ne Ehl-i Beyt’ten gelir ne de Arap’tır. Meselenin siyasî ve duygusal sebeplerden kaynaklandığı kanaatindeyim.
Biraz da güncel İran’dan bahsetmek isterim. Seyahatim esnasında tanıklık ettiğim bazı şeyler… Öncelikle şunu belirtmekte fayda var ki İran halkı hoş bir halk. Yardımsever, cana yakın. Biz Türklere benzer. Zaten Türk olduğunuzu söylediğinizde bir tebessüm belirir karşıda. İran’da sadece Türkçe ile işlerinizi çözmeniz mümkün. Çarşı-pazarda Türkçe bilen çok fazla insan var. Zaten 25-30 milyon Azeri-Türkmen nüfustan bahsediliyor ki neredeyse İran nüfusunun üçte biri. Halkın fakir olduğu da maalesef göze çarpan bir gerçek. Dışa tamamen kapalı olmasından ötürü benzini iç piyasaya verdiklerinden dünyanın en ucuz benzini İran’da olabilir.
Litresi 50 kuruş-1 lira gibi bir rakamdı. Sokakta gezen araçları görünce Türkiye’nin 80’li 90’lı yıllarına gidiyor insan. Bunların yanında bizi en çok üzen şey ise halkın özellikle de gençlerin akın akın İslam’dan uzaklaşıyor oluşu. Rasyonaliteden ve gerçek Kur’ân’dan uzak bir din algısının köktendinci bir tavırla devlet eliyle zorla tatbik edilmeye çalışılması insanları İslam’dan uzaklaştırmış. İran halkı bizim kardeş halkımız. Onların da demokratik, hukukun üstün olduğu ve adaletin icra edildiği bir yönetime ihtiyaçları var. Maddî ve manevî hayatları ciddi bir çöküşte. Dualarımız kardeş İran halkıyla…

İlk yorumu siz yazın