Hz. Ali (ra) ve Risale-i Nur

“Ben sıkıntılı bir zamanda İmam-ı Ali’nin (radıyallahü anh) Ayetü’l-Kübra namını verdiği Yedinci Şuâ’yı bitirdiğim aynı vakitte -itikadımca bana acele bir mükâfat ve bir ücret olarak- geceleyin Celcelûtiye’yi[1] okudum. “Birden bir ihtar-ı gaybî gibi kalbime denildi: ‘İmam-ı Ali Radıyallahü Anh Risale-i Nur ile çok meşguldür. Mecmuundan haber verdiği gibi kıymettar risalelerine de işaret derecesinde remzedip ima ediyor. Eğer sarih [açık] bir surette gaybdan haber vermek -çok zararları bulunduğundan, hikmete münafi olduğu cihetle- hikmet-i İlâhiye tarafından yasak olmasa idi tasrih edecek [açıkça belirtecek] idi.’”[2]

 

“HZ. ALİ (RA) RİSALE-İ NUR’LA ÇOK MEŞGULDÜR”

Evet, “İmam-ı Ali Radıyallahü Anh Risale-i Nur ile çok meşguldür.” Zaman ve mekânın ehl-i hakikatin sohbetine mâni olmadığını bilenlerce bu hakikat çok garipsenmese de maddede fazlaca tevaggul eden asr-ı hâzır insanlarının nazarında kolayca anlaşılamayacağı da aşikâr. Lâkin Hz. Ali’nin (ra) duası[3] olan Risale-i Nur ortada. İman ve Kur’ân hakikatlerini nasıl izah ve ispat ettiği meydanda.

Ve yine Hz. Ali’nin (ra) gaybî işaretleri Risale-i Nur’da delilleriyle ve kaynaklarıyla mevcut. Ama okuyana, ama insafla bakana! “Benim hakaik-ı imaniyede hususî üstadım, İmam-ı Ali’dir (ra)”[4] diyen Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin Hz. Ali (ra) ile alâkadarlığını, ondan gelen hususî meşrebi Risale-i Nur’la devam ettirdiğini anlamak için -tabiatıyla- Nur deryasına dalmak gerekiyor. Yazının başına alınan kısım, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin 1936-43 yılları arasında sürgün olarak ikamet ettiği Kastamonu’da, Ayetü’l-Kübra risalesinin telifinin hemen akabinde yaşadığı bir hâdise. Başka bir yerde “Neden Âyetü’l-Kübra?” diye soruyor Üstad kendi kendine. İmam-ı Ali’nin (ra) Külliyat içerisinde hususan bu risaleyle (ismini açıkça verip ve onun hürmetine dua edecek kadar) alâkadar olmasının bir hikmetini şöylece açıklıyor: “Risaletü’n-Nur’un mümtaz bir hâsiyeti, imanın en son ve en küllî istinad noktası kavî ve kat’î beyan edildiğinden, bu hâsiyet Âyetü’l-Kübra risalesinde fevkalâde parlak görünüyor.

 

[…] Risaletü’n-Nur Hızır gibi imdada yetişti. Kâinatı ihata eden son ordusunu {Hâşiye: Kâinatı dağıtmayan bir kuvvet, o orduyu bozamaz.} gösterip ve ondan mukavemetsûz maddî ve manevî imdad getirmek hizmetinde harika bir emirber neferi olarak Âyetü’l-Kübra risalesini İmam-ı Ali Radıyallahü Anh keşfen görmüş, ehemmiyetle göstermiş.”[5] Hz. Ali (ra) Âyetü’l-Kübra ve Asâ-yı Musa gibi bazı risalelere hususiyetle ve ismiyle işaret ettiği gibi, Risale-i Nur Külliyatının tamamına da gaybî işaretlerde bulunmuştur. Hatta “Sirâcü’n-Nur”[6] ve “Sirâcü’s-Sürc”[7] gibi kelimelerle Risale-i Nur’u farklı isimleriyle zikretmiştir. Hz. Ali’nin (ra) bu gaybî işaretleri Külliyatta üç ayrı bahiste işlenir.[8] Bu bahislerde, Hz. Ali’nin (ra) sadece Risale-i Nur’a işaret etmekle kalmadığı, âhirzamanda yaşanacak nice manevî tehlikeden söz ettiği de görülür. Müslümanlar içerisinde zuhur edecek olan âhirzamanın dehşetli şahsı, onun yapacağı birtakım icraatlar, hususan Kur’ân harflerinin yerine ecnebî hurufunu ikame etmesi, bazı din âlimlerini (ulemâü’s-su’ denilen kötü âlimleri) kendisine fetvacı yapması vb. noktalar bunlardan bazılarıdır. Pek tabii, Hazret-i Ali Radıyallahu Anh, âhirzamanda yaşanacak bu tehlikelerden korunmanın yollarına da işaret etmiştir. Nitekim Bediüzzaman Hazretlerinin, Hz. Ali’den (ra) tevârüs eden “Sekîne” isimli İsm-i A’zam duasıyla zamanın fitne ve fesatlarından Cenab-ı Hakka sığınması bunun tezahürlerinden biridir. Elbette bu tür dualardan ibaret de değildir bu muhafaza vesileleri. Belki de bu konuda esas olarak, Hz. Ali’nin (ra) sağlığında bizzat takip ettiği yol (meslek-meşrep), içtihad ettiği hususlar önem arz etmektedir. Nitekim Risale-i Nur meslek ve meşrebi bunun âhirzamanda bir yansıması olmuştur.

 

  1. ALİ’DEN (RA) RİSALE-İ NUR’A GELEN MEŞREP

Bediüzzaman Hazretleri “Üveysî bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı A’zam’dan (ks) ve Zeynelâbidîn (ra) ve Hasan, Hüseyin (ra) vasıtasıyla İmam-ı Ali’den (ra) almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir.”[9] ve “…Hususan Cevşenü’l-Kebir’le daima onlara mânevî irtibatımda geçmiş hakikati ve şimdiki Risale-i Nur’dan bize gelen meşrebi almışım.”[10] sözleriyle bu hususiyetin altını çizer. Peki, Hz. Ali’den (ra) gelen bu meşrep nedir? Bunun önemli bir vechesini “Hazret-i Ali’nin (ra) takip ettiği adalet-i hakikiye ve azîmet-i şer’iye ile beraber zâhidâne, müstağniyâne, muktesidâne mesleği”[11] olarak ifade edebiliriz. Nitekim “Âl-i Beyt’in muhabbeti, Risale-i Nur’da ve mesleğimizde bir esastır.”[12] diyen Bediüzzaman Hazretlerinin hayatında ve Risale-i Nur’da bu mesleğin izdüşümlerini açık bir şekilde görmek mümkündür. Evvela, “adalet-i hakikiye”- nin, Hz. Ali’nin (ra) içtihadına da dayandırılan “adalet-i mahza” prensibiyle Risale-i Nur’da yoğun bir şekilde işlendiğini görmekteyiz. Bediüzzaman Hazretleri defaatle “Hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Umumun selâmeti, devletin siyaseti için tek bir masumun hakkı bile feda olunamaz” mealindeki ölçülerle bu hakikati ifade etmiştir. “Azimet-i şer’iye”[13] ise, yine Risale-i Nur mesleğinde dikkate sunulan bir esastır. “Risaletü’n-Nur gerçi umuma teşmil suretiyle değil fakat herhalde hakikat-i İslâmiyenin içinde cereyan edip gelen esas-ı velâyet ve esas-ı takva ve esas-ı azîmet ve esâsât-ı Sünnet-i Seniyye gibi ince fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek bir vazife-i asliyesidir. Sevk-i zaruretle, hâdisatın fetvalarıyla onlar terk edilmez.” satırları bunun bir ifadesidir. “Zâhidane, müstağniyâne, muktesidâne meslek”[14] de, hem Bediüzzaman’ın hayatında azamî şekilde görünen “istiğnâ ve iktisat” halleriyle hem de Risale-i Nur’da ders verilen ölçülerle aşikâre bir şekilde görülmektedir.

 

 

“DİNİN BİR HAKİKATİNİ BİN SİYASETE TERCİH EDERİM”

Hz. Ali’den (ra) tevârüs eden mesleğin Risale-i Nur’daki yansımaları noktasında dikkatlere arz edebileceğimiz bir başka nokta ise şudur: “Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dini ve hakaik-i İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu.”[15] Üstad Bediüzzaman’ın hayatında da dini, ahireti esas tutup, en küçük bir iman hakikatini dahi siyasete, dünyaya feda etmeyen bir hâli çok aşikâr bir şekilde görmekteyiz. “Dinin bir hakikatini bin siyasete tercih ederim.”[16] ve “Hakikat-i İslâmiye bütün siyâsâtın fevkindedir. Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki İslâmiyeti kendine alet etsin.”[17] gibi belki yüzlerce sözü ve vurgusu bunun bâriz göstergesidir. Detaya indikçe farklı tespitlerle de Üstadın hayatında ve Risale-i Nur’da Hz. Ali’den (ra) tevârüs eden meslek ve meşrebin izini sürmek mümkün.

 

 

 

Biz şimdilik bu kadarla iktifa edip, Risale-i Nur’dan şu dikkat çekici tespitle bitirelim: “Madem Risale-i Nur Şakirdlerinin en büyük üstadı, Peygamberden (asm) sonra Celcelutiye’nin şehadetiyle İmam-ı Ali’dir (radıyallahü anh); onun muhabbetini dava eden Şiîler, Alevîler, Risale-i Nur’un derslerini Sünnîlerden ziyade dinlemeseler, Âl-i Beyte muhabbet davaları yanlış olur.”[18] “Elbette hakikî Alevîler kemal-i iştiyakla o daireye girmeleri gerektir.”[19] Muhabbetle, ama özellikle de “Âl-i Beyt muhabbeti”yle kalın.

 

 

[1] Celcelutiye: Hz. Ali’nin (ra) Peygamber Efendimizden (asm) ders alarak Süryanîce yazdığı, içinde pek çok gizli sır barındıran manzum bir münacat.

[2] Şualar, Sekizinci Şua, Birincisi

[3] “Hazret-i İmam-ı Ali (ra) bir defa ‘Ekıd kevkebî’ [Yıldızımı parlat!] fıkrasıyla âhirzamanda Risale-i Nur’u dua ile Allah’tan niyaz eder, ister.” (Şualar, Sekizinci Şua, Altıncı Remiz)

[4] Emirdağ Lahikası, 151. mektup, s. 239

[5] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Mühim Parçalar, s. 47

[6] “Nur kandili, nur lambası.”

[7] “Kandillerin kandili, lâmbaların lâmbası, en parlak nur, en parlak lâmba.”

[8] 18. Lem’a, 28. Lem’a’nın 1. Nüktesi ve 8. Şua

[9] Emirdağ Lahikası, 37. mektup, s. 97

[10] Emirdağ Lahikası, 153. mektup, s. 246

[11] Emirdağ Lahikası, 151. mektup, s. 241

[12] Emirdağ Lahikası, 151. mektup, s. 241

[13] azimet-i şer’iye: takva ile amel etmek; Allah’ın emirlerini en mükemmel ve eksiksiz bir şekilde yapmaya çalışmak.

[14] zâhidâne: dünyaya ve maddiyata değer vermeyerek, takva ile. / müstağniyâne: kimseden bir şey beklemeyerek, gönül tokluğuyla. / muktesidâne: her türlü davranışında vasatı ve iktisadı esas alarak; aşırılıklardan uzak, makul çizgide yaşayarak.

[15] Mektubat, 15. Mektub, İkinci Sualinizin Meali

[16] Eski Said Dönemi Eserleri (H.Şamiye, Üçüncü Kelime), s. 250

[17] Eski Said Dönemi Eserleri (H.Şamiye, Beşinci Kelime), s. 255

[18] Emirdağ Lahikası, 44. mektup, s. 109

[19] Emirdağ Lahikası, 185. mektup, s. 280

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*