Hz. Ali’nin (ra) Ercûze kasidesinden geleceğe dair bazı işaretler

Ercûze, Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî’nin Mecmûatü’l-Ahzab’da Hz. İmam-ı Ali’ye isnad ederek kaydettiği meşhur ve sırlı bir kasidedir. İhramcızâde İsmail Hakkı Altuntaş tarafından 2010’da yeniden tercüme edilmiştir. Bu kasidenin Hz. Ali’ye (ra) isnadı her ne kadar tartışmalı olsa da ihbar-ı gayb nev’inden barındırdığı kuvvetli işaretler, onun ancak İlm-i Ledün Sultanı Resûl-i Ekrem’in (asm) talimiyle İlmin Kapısı Hz. Ali (ra) tarafından yazılmış olabileceği kanaatini vermektedir. Nitekim Üstad Bediüzzaman, mana âleminde Hz. Ali’ye sormuş, o da gerek Ercûze’yi gerekse Celcelûtiye’yi sahiplenmiştir.[1] Zaten bu kasidelerin ikisini de kendisinin yazdığını ama Hz. Peygamber’den öğrendiklerini bir bakıma şifreleyerek yazdığını şiir içinde de işlemektedir. Hz. Ali (ra) bu kasideyi hicretten 30 yıl sonra Kûfe’de yazmıştır. “İki devlet-i azime-i İslâmiyenin [Abbasilerin ve Osmanlıların] hâtimelerini ifade” etmekte ve ümmeti 6 ve 14 asır geriden yanlış adım atmamaları için ikaz etmektedir.

 

Fakat ne yazık ki “Ercûze, Hz. Ali’ye ait midir, değil midir” tartışmaları içinde kalınıp sözü dinlenmemiş ve korkulan akıbetin ikisi de başa gelmiştir. Onu dinleyen ve ikazlarını deşifre edip ümmete duyuran, evladından başta Hz. Bediüzzaman olmuştur. Onsekizinci Lem’a’da bu kasidenin bazı mısraları şerh edilmiş, hicrî 6. asırdaki Hülâgû fitnesinden sonra ikinci ve daha büyük bir fitne olan hicrî 14. asırdaki fitnelere ve bunlardan korunmak için neler yapılması gerektiğine dair işaretler kısmen açıklanmıştır. Bu kasideden numune için bazı mısralarının tercümesini aşağıda sunuyoruz. Dikkatle okunursa bu satırların ihbar-ı gayb nev’inden tarihî vakalarla nasıl örtüştüğü, üstelik ebcediyle o vakaların tarihlerini dahi nasıl düştüğü Onsekizinci Lem’a’nın satırları arasında hayretle görülecektir. Levh-i Mahfuz O’nun [Hz. Muhammed’in (asm)] nurundan yazıldı. O (asm), onda [Levh’te] olanları haber vermek için [dünyaya] geldi. Levh’te ne varsa hepsine muttali oldu. Fakat O (asm), işittiğinden [vahiyden] başkasını söylemedi. [Allah Teâlânın] Söylenmesini nehyettiği [istikbale dair] ne varsa, Edebinden dolayı onları [herkese] söyleyecek mecali olmadı. Olmuş ve olacak şeylerin bilgisi, Göğsünde toplanmış ve sırlanmıştır. Ben O’nun (asm) feyzinden avuçlayan kişi [Ali] yim. Çünkü O (sas), vasfedilmez büyük bir denizdir. Ey Bana Soru Soran [Meraklı]! İstediğini bana sor. İlmim [Hz. Peygamber’den] mirastır, keza ledünnîdir. İşte sana açık bir delili olan bir söz ki, Sana tafsilatlı olarak gelecekten haber veriyor: Dokuz [rakamı esaslı cifir hesabı] ilmi, Farslılar’ın hesabına göre, [Allah Resûlü’ne] İsyanların yapıldığı dokuz karndan [Bir karn: 60 yıl] sonra, Fürs [akvâm-ı şarkiye] Arap üzerine hücum edecek, Galebe edip Arab’ı hayvan gibi öldürecek! Onun bu mısralardaki ihbarını Üstad Bediüzzaman şöyle izah ediyor: “İşte Hz. Ali’nin (ra) bir keramet-i bâhiresi ki, kendinden 500 sene sonra gelen ve Arap Devlet-i Abbasiyesini mahveden ve hadsiz kütüb-ü İslâmiyeyi nehr-i Fırat’a döken ve Arab’ı gayet zalimane katleden Hülâgû vakıa-i meşhûresini haber veriyor. Çünkü, meşhur olan karn 40 sene değil o zaman ıstılahınca ağleb-i ömür olan 60 seneden ibarettir. Çünkü bir devir altmış senede değişir. Bu suretle İmam-ı Ali’nin (ra) hicretten 30 sene sonra Kûfe’de yazdığı bu Ercûze’deki dokuz defa 60, otuza ilâve edilse 570 oluyor ki, Cengiz’in ve Hülâgû’nun hücum ve tahribat zamanıdır.” Ahmet Cevdet Paşa bu acı hadiseyi şöyle anlatıyor: “Hülâgû ordusu Bağdat’ı kuşattı. Neft ateşleri ve mancınık taşları atmaya başladı. Kırk-elli gün süren muharebe esnasında İslam dünyasının en gözde şehirlerinden olan Bağdat yakıldı, yıkıldı… Başvezir İbn-i Alkamî, barış teklifinde bulunmak üzere halifeden [Mu’tasım Billâh’tan] izin aldı ve muhasara ordusuna gitti. Orada diyeceğini dedikten sonra dönüp geldi. [Halife’ye]: ‘Hülâgû, sizi makamınızda alıkoymak, hatta kızını oğlunuza vermek istiyor. Ecdadınızın Deylemliler’e ve Selçuklular’a tabi olduğu gibi siz de bunlara itaat ederseniz Müslümanların canını ve malını kurtarmış olursunuz. Bir süre sonra da dilediğinizi yaparsınız’ dedi. Zavallı halife, bu yaldızlı sözlere aldandı. Çocuklarını ve ileri gelen devlet adamlarını yanına alarak Hülâgû’nun yanına gitti. Fakat soğuk karşılandı, bir odaya alındı. Sonra İbn-i Alkamî: ‘Hülâgû, kızını halifenin oğluna verecek; siz de nikâh merasiminde bulununuz’ diye Bağdat alimlerini, ediplerini, fakihlerini davet etti. Takım takım geldiler… İşte tam bu sırada vahşet başladı! Hepsi halifenin gözünün önünde birer birer öldürüldü. Kendisini de keçeye sardılar, Moğol usulünce tekmelerle hurdaya çevirerek şehit ettiler. Daha sonra Bağdat’a girip katliama başladılar. Kırk gün süren bu vahşet esnasında sayılmaz yahut sayısına inanılmaz derecede insan öldürüldü. Değerli mal ve eşya yağma edildi. Manevi kıymetlerine paha biçilemeyen nefis kitaplar Dicle nehrine atıldı. Hülâgû taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmadı.” Evet, İmam-ı Ali’nin (ra) birinci ihbarı aynen çıkmış ama bu ihbarı anlayamayanlar feci bir zillete uğramıştı. O, Ercûze’sinde “Evvel-i dünyadan kıyamete kadar ulum ve esrar-ı mühimme bize meşhud derecesinde inkişaf etmiş, kim ne isterse sorsun, sözümüze şüphe edenler zelil olur” dememiş miydi? Deccalâne olan bu birinci istila ile İslam Medeniyeti duraklama ve gerileme dönemine girmişti. İslam tarihinin birinci kırılma noktası burasıdır. Haydi o öyle oldu. Peki ya ikinci ihbarını anlamayanlar! Bu ikinci ihbarını ve ikazını çözen ve kurtuluş çaresini gösteren Bediüzzaman’ı dinlemeyenler… Onlar da ikinci kırılmayı gerçekleştireceklerdi. Tekrar Ercûze’ye dönelim: Çirkin fitnelerin başlangıcı olacak, Hınzırların karanlığı gibi bir karanlık [gelecek]. [Dünya harpleriyle] O zaman bütün ülkeler birbiriyle çarpışır, Kargaşa ve fesat çoğalır. Ey daima necat isteyen kişi! Şu sözlerime [Sekine duasına] kuvvetlice sarıl! Yine bir sultan ki, zalim ve azgın, Öyle ki, işin hakkında şaşkınlık içindesin. On defa de ki: Hakemün, Adlün, Yâ Ferdü, Yâ Kuddûsü, hemen gözü kör olur! Kızgınlığının ardından sana gülecektir, Hem de zorluktan sonra kolaylık göreceksin. Bir takım Acem [Arap dışındaki Frengi] harfleri ki, satır satır yazılmış, Zengin-fakir onunla [uğraştırılarak] gecelettirilmiştir. De ki, gözüktü vakit gözüktü, hem yaklaştı, Deccal’ı bekleyin, kim ki yalandır derse azmıştır! Deccal olan şu kâfirin fitnesi, Onu anlatmaya kitaplar yetmez. Şanı yüce Mevlâ’dan iste, Ey o zamana yetişen kişi! Her zamanda bu fitnenin şerrinden seni koruması için, Kim güvende olmayı isterse emrimizden sapmasın! Birinci kırılma noktasında Budist Hülâgû’dan merhamet bekleyen kafa, ikinci kırılma noktasında aynısını İngiliz’den bekledi. Üstad ise üstadı olan İmam-ı Ali’den aldığı derse binaen o kafalara şöyle demişti: “Burada en sefil ve ahmak kalp, öylelerin kalbidir ki, hayatı onun himayeti altında kabul eder. Hayatımızı onun himayeti altında kabil görüyor! “Allah kimseyi şaşırtmasın, şaşırtırsa süründürmesin…!”[2] Âmin!

[1] Bkz. 28. Lem’a

[2] Hutuvât-ı Sitte, Altıncı Hatve.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*