Hz. Ali’nin Şahsiyeti: İlim, Adalet ve İnsan-ı Kâmil

Hz. Ali (ra), İslam tarihinin yalnızca siyasî ya da askerî kahramanlar galerisine dahil edilemeyecek kadar çok katmanlı bir şahsiyettir. Peygamber Efendimizin (asm) “Ben ilmin şehriyim, Ali onun kapısıdır” hadisi, onu salt bir bilgi aktarıcısı olarak değil; hakikatin bizzat yaşayan ve taşıyan canlı bir kapısı olarak tarif etmektedir. Bu tanımlama, epistemolojik bir konum atfetmekten öte, onun varlığının ilimle ontolojik bir bütünleşme içinde olduğunu ima eder. Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı’nda Hz. Ali’yi (ra) dört hulefa-i râşidînin dördüncüsü, Âl-i Beyt’in güneşi ve Risale-i Nur’u manen işaret eden ilk isim olarak konumlandırır. Ercûze ve Celcelutiye kasidelerinde Hz. Ali’nin (ra), asırlar sonra gelecek bir müceddide ve onun nurlu eserine remizler bıraktığını beyan eden Nursî, bu tespitle onun yalnızca kendi çağının değil; zamanın bütün katmanlarının üstünde bir ilim ve irfan şahsiyeti olduğunu vurgular  [1].

Hz. Ali’nin (ra) şahsiyetinin belki de en çarpıcı boyutu, birbiriyle çelişir gibi görünen erdemlerin onda mükemmel bir ahenk içinde tezahür etmesidir. Savaş meydanında “Haydar-ı Kerrâr” olarak tarihe geçmiş, Bedir’den Hayber’e pek çok muharebenin kader noktasında varlık göstermiş biri olarak, aynı zamanda gecelerini namaz ve niyazla, gündüzlerini ilim ve ibadetle geçiren derin bir zühdün sahibi olduğunu görmek, insanlığın ulaşabilen bir zirvesine tanıklık etmek demektir. Risale-i Nur bu dengeye özellikle dikkat çeker. Bediüzzaman, gerçek kahramanlığın yalnızca kılıç kaldırmak değil; nefsin hevâsına karşı durmak olduğunu vurgular 2 .

Hz. Ali (ra) her iki kahramanlığı da en üst düzeyde yaşamıştır: Düşman karşısında arslan gibi, nefis karşısında derviş gibi. Kur’ân’ın mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü diye çizdiği ideal Müslüman portresinin, tarihte en çarpıcı örneklerinden biri Hz. Ali’dir (ra). Hz. Ali’yi (ra) diğer âlimlerden ayıran asıl özellik, ilminin ihlastan beslenmesidir. Nehcü’l-Belâğa’daki veciz sözleri, dünyanın geçiciliği, adaletin önemi ve kalbin tasfiyesi üzerine kuruludur; ancak bu sözler bir hatipten değil, yaşadığını söyleyen bir kâmilden çıkmaktadır. Hz. Ali’nin (ra) zekâsı ise tam aksine, ne kadar büyürse o kadar tevazuya yönelen, ne kadar derinleşirse Allah’a o kadar yaklaşan bir zekâdır. Bu sebeple o, yalnızca büyük bir âlim değil; aynı zamanda büyük bir velî olarak İslam irfan geleneğinde yerini almıştır. Tasavvufî silsilelerin büyük çoğunluğunun ona dayandırılması, bu velâyet boyutunun nasıl derin bir yankı bulduğunun somut bir göstergesidir.

 

Hz. Ali (ra) sevgisi İslam dünyasında evrenseldir; ancak bu sevginin yorumlanma biçimi Ehl-i Sünnet ile Şia gelenekleri arasında farklılaşmıştır. Ehl-i Sünnet, onu dört halifenin dördüncüsü, Sahabenin zirvelerinden biri olarak görürken; Şia, nass ile tayin edilmiş ilk imam ve velayetin yegâne sahibi olarak konumlandırır. Ne var ki her

iki gelenek de onun ilmini, cesaretini ve adaletini müsellem bir hakikat olarak kabul eder. Risale-i Nur bu meselede dengeli ve kucaklayıcı bir tutum sergiler. Hz. Ali’ye (ra) duyulan sevginin meşru ve güzel olduğunu teslim eden Bediüzzaman, bu sevginin ona haksız bir konum biçmeye ya da diğer Sahabileri küçük düşürmeye zemin yapılmaması gerektiğini de hatırlatır. Gerçek muhabbet, sevileni taklit etmektir; Hz. Ali (ra) ise hayatı boyunca ümmeti birleştirmeyi, fitneyi söndürmeyi ve hakka hizmet etmeyi esas almıştır. O hâlde onu seven herkes, bu mirası ayrılıkta değil birlikte aramalıdır. Bu noktada oğlunun mirasına bakmak da aydınlatıcıdır. Hz. Hasan’ın (ra) meşru halifelik hakkından ümmetin daha fazla kan kaybetmemesi adına feragat ederek başlattığı barış süreci, “siyasî kazanımların ümmetin selâmetine feda edilebileceğini” gösteren en yüce diplomasi örneğidir.

Bu gelenek, siyasî pozisyonlarını mutlaklaştıranlar için tarihten bir ders ve içtihat farklılıklarını teferruat olarak görebilenlere bir davet niteliği taşır. Bediüzzaman Said Nursî’nin Risale-i Nur külliyatında sunduğu “ittifak” vizyonu, bu birliğin mantıksal zeminini kurar. Nursî, küresel dinsizlik ve materyalizm cereyanlarına karşı Hristiyan dindarlarla dahi iş birliğini bir zaruret olarak görürken; aynı Allah’a, aynı Peygamber’e inanan ve aynı Kıble’ye yönelen Şiî ve Sünnî toplumların ittifak edememesi “elîm bir zafiyettir”. İslam coğrafyasını hedef alan haricî müdahaleler ve emperyalist emeller, Müslümanlar arasındaki içtihat farklarını teferruat derecesine indirger; dâhilî ihtilaf ise haricî düşmanın en büyük lojistik desteği hâline gelir. Güncel İran-ABD gerilimi, Orta Doğu’da teopolitik bir kırılmayı tetikleme potansiyeli taşımaktadır. Mezhepsel farklılıkların uhrevî hükmünü İlahî takdire havale ederek, dünyevî düzlemde haricî tehditlere karşı Hz. Ali’nin (ra) adaleti, Hz. Hasan’ın (ra) feragati ve Risale-i Nur’un ittifak vizyonu ekseninde bir “Ehl-i Kıble Vahdeti, İttihâd-ı İslâm” anlayışı inşa etmek; bugünün Müslümanlarına düşen en temel tarihî mesuliyettir.

 

 

 

 

[1] Bediüzzaman Said Nursî, Sekizinci Şua; Lem’alar, 18., 19. Lem’a.

[2] Mektubat, Yirmi İkinci Mektup.

[1] Bediüzzaman Said Nursî, Sekizinci Şua; Lem’alar, 18., 19. Lem’a.

 

[2] Mektubat, Yirmi İkinci Mektup.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*