İtikadî açıdan insanları tevhide yani “Yaratıcının birliği”ne davet eden İslâm, sosyal bakımdan da mü’minleri “vahdet” yani birlik içerisinde olmaya çağırmıştır. Kur’an-ı Hakim “Müminler ancak kardeştir”[1] mesajı ile bütün inananları iman kardeşliği yani “uhuvvet” içinde hareket etmeye teşvik ederken Resul-i Ekrem (asm) da birçok hadisinde mü’minleri ayrılıklara düşmekten alıkoyucu uyarılarda bulunmuştur. Mesela, bir hadisinde “Mü’min, mü’min kardeşi için birbirine sımsıkı kenetlenmiş tuğlalardan oluşan bir bina gibidir”[2] , başka bir hadisinde de “Mü’minler birbirini sevme, birbirine merhamet etme, birbirine şefkat göstermede tek bir beden gibidir; bedende bir organ rahatsızlandığında diğerleri de uykusuzluk ve ateşle acıyı paylaşır”[3] buyurmuştur. Kendisi de Medine’de site devleti kurulduğunda “birlik ve kardeşlik” vurgusu çerçevesinde İslâm birliğini tesis etmiş, bu birliğin, mesela, en önemli engellerinden birisi olan “asabiyet”i kaldırmış, böylece mü’minler hemen her konuda “vahdet” içinde olmuşlardır. Ne var ki Resulullah’ın vefatından (632) sonra başta siyaset olmak üzere birçok sebebe bağlı olarak ümmet arasında ihtilaflar baş göstermiş, bu ihtilaflar Cemel, Sıffîn ve Nehrevan’da acı sonuçlar doğurmuş, akabinde siyasî fırkalar zuhur etmiştir. Ana bünyeden ayrılan en büyük fırka Şia olmuştur. Hilafetin, “Hz. Peygamber’den sonra Hz. Ali’ye, ondan sonra da onun çocuklarına ait olduğu” fikri etrafında birleşen Şia kendi içinde birçok tali gruba ayrılmıştır.
Başlangıçta tamamen siyasî ihtilaflara bağlı olarak ortaya çıkan Şia tarihî seyri içinde itikadî ve amelî konularda da kendine has görüşler ortaya koymuştur. Bu yapının gövdesini teşkil eden On İki İmam Şiiliği (İmâmiyye-i İsnâ Aşeriyye) hem Büveyhîler döneminde (932-1062) hem de Safevîler döneminde (1502-1736) büyük imkânlar elde etmiş, -yakın tarih bakımından- 1979 yılında İran’da, devrimle birlikte yeniden devlet olma gücü elde etmiştir. Tarihî süreçte Irak’tan İran’a, Körfez ülkelerinden Afganistan’a kadar geniş bir coğrafyada müntesip kazanmış olan Şia İslâm toplumun %8-12 arasında bir nüfus kesafetine ulaşmıştır.
İlk dönemlerden itibaren hem ulema hem yer yer bazı yöneticiler Sünnî-Şiî yakınlaşmasını sağlamaya yönelik önemli faaliyetler gerçekleştirmiştir.[4]
Her ne kadar bu faaliyetler istenilen ideal sonuçları vermese de faydadan hâlî kalmamıştır. Bediüzzaman Said Nursî de bu noktada dikkat çekici yaklaşımlar ortaya koymuştur. Onun bu noktadaki düşünceleri hem Kur’ân ve Sünnetin “birlik” çağrısının hem de özel önem atfettiği “ittihâd-ı İslâm” anlayışının gereği olarak kendisini göstermiştir. Kökleri daha gerilere gitmekle beraber özelikle II. Abdülhamid (ö. 1918) döneminde öne çıkan “ittihâd-ı İslâm” fikri Bediüzzaman’a göre “zamanın en büyük farz vazifesi” olduğu için[5] bunun engellerini ortadan kaldırmaya çalışmak da zaruret arz etmiştir. Nitekim o, Şiî kökenli olmasına rağmen ittihâd-I İslâm için ciddi çalışmalar yapan Cemaleddin-i Efgânî’yi (ö. 1897), bu alandaki üstadlarından birisi olarak saymıştır.[6] Bilindiği gibi Ehl-i Sünnet ile Şia arasındaki en büyük ihtilaf “hilafet” diğer bir tabirle “imamet” yani “ümmetin yönetimi” konusunda ortaya çıkmıştır. Şia dinin merkezine aldığı imametle bağlantılı olarak Hz. Ali’yi (ra) en faziletli Sahabi olarak anmış, hilafetin onun hakkı olduğunu ileri sürmüş, bu noktada hilafete geçen Hz. Ebû Bekir’i, sonra Hz. Ömer ve Hz. Osman’ı (r.anhüm) ağır şekilde eleştirmiş, Sahabeyi Hz. Ali’nin (ra) üstünlüğünü görmeyerek ilk üç halifeye biat ettiği için yine tenkide tabi tutmuş hatta aşırı ifadeler kullanmıştır. Bediüzzaman gerek imamet ve ilişkili konularda gerekse diğer ihtilaf konularında, -bazı alimlerin Şia’yı tekfire kadar varan aşırı anlayışlarının aksine-, son derece hakkaniyetli tahliller yapmış, Ehl-i Sünnet-Şia yakınlaşmasına yönelik çok ciddi adımlar atmıştır. Bunlara özetin özeti kısalığında şöyle işaret edilebilir:
- Bediüzzaman, diğer bazı eserlerinde de değinmelerde bulunmakla beraber Dördüncü Lem’a’da imamet meselesini aklî, naklî ve tarihî deliller çerçevesinde açıklığa kavuşturmuştur.
Buna göre Hz. Ali (ra), Peygamber’in Ehl-i Beyt’ini temsil ettiği yönü bakımından Sahabenin en üstünü olmakla birlikte umumî fazilet bakımından Hz. Ebu Bekir (ra) ve Hz. Ömer (ra) daha ağır basmaktadır.[7]
- Şia, Hz. Ali’nin (ra) ilk imam olması gerektiğinde dinî bir nass olduğunu iddia etmiş, Ehl-i Sünnet ise bunu reddetmiştir. Bediüzzaman Ehl-i Beyt’ten bir kutb-u azama isnatla, Resul-i Ekrem’in (asm) bir ara Hz. Ali’nin (ra) hilâfetini arzu ettiğini, fakat gaipten ona murad-ı İlâhînin farklı olduğunun bildirildiğini aktarmış, ardından Şia’nın reddedemeyeceği hikmet eksenli bir yorum paylaşmıştır.
- Bediüzzaman, tarihe referansta bulunarak, Hz. Ali’nin (ra) ilk üç halifeye biat ettiğini ve onlara bir tür danışmanlık yaptığını söylemiş, peşinden Hz. Ali’ye (ra) daha fazla muhabbet besleyenlerin de aynı yolu takip etmesi gerektiğine dikkat çekmiştir.
- Bediüzzaman Şia’nın temel aldığı hadislerden birisi olan “Size iki şey bırakıyorum, onlara yapışsanız kurtulursunuz, bunlardan birisi Allah’ın kitabı diğeri Âl-i Beytimdir”[8] rivayetinde, ikincisi ile -peygamberlik görevinin gereği olarak- kast edilenin Sünnet olduğunu hatırlatarak her iki kesimi Ehl-i Beyt ortak paydası ve Sünnet zemininde buluşmaya çağırmıştır.
- Yine Bediüzzaman Fars bölgesinin Hz. Ömer (ra) döneminde fethedildiği için kimi çevrelerin Hz. Ömer (ra) husumetini Hz. Ali (ra) dostluğu üzerinden göstermelerine değinip dikkatli olma tavsiyesinde bulunmuş, Ehl-i Sünnetin Hz. Ali’ye (ra) muhabbet duyması gibi Şia’nın da Hz. Ömer’e (ra) muhabbet duyması, en azından adavet beslememesi gerektiğini dile getirmiştir.
- İfrat ve tefritten kaçınarak her iki tarafın da vasat yolu takip etmesinin altını çizen Bediüzzaman Hz. Ali (ra) sevgisinde de vasatın korunup aşırılıktan kaçınılması gerektiğini tembihlemiş; öte yandan Ehl-i Sünnet perdesi altında bazı Haricîler’in ve Vehhabîlerin Hz. Ali’ye (ra) tenkitlerinin Ehl-i Sünneti bağlamayacağını beyan etmiştir.
- Bediüzzaman Şia’nın dua kaynaklarında yer alan[9] , bazı tasavvufî muhitler hariç Ehl-i Sünnet dünyada iştihar etmeyen el-Cevşenü’l-Kebir isimli marifetullah eksenli duayı eserlerinde övmüş, kendisi günlük olarak okuduğu gibi okunmasını tavsiye etmiş, böylece bu dua üzerinden de önemli bir köprü kurmuştur.
- Bediüzzaman Hz. Ali’yi (ra) “ilim şehrinin kapısı” olarak özel bir muhabbetle anmış, ondan âlem-i mânâda ders aldığını, dolayısıyla onun kendisinin hocası olduğunu söylemiş, ayrıca ona nispet edilen Celcelûtiye’de onun Risale-i Nur’un bazı parçalarına ismen işarette bulunduğunu ifade etmiştir.[10]
- Bediüzzaman, eserlerinde Şia’nın masum addettiği On İki İmam’ı “eimme-i âlişân” olarak hürmetle zikretmiş, onlardan Hz. Ali’nin (ra) yanı sıra özellikle Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Zeynelabidin, Cafer-i Sâdık gibi şahsiyetler ve faziletleri hakkında önemli göndermelerde bulunmuştur.
- Bediüzzaman, her iki yapıya seslenerek şöyle demiştir: “Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini meslek ittihaz eden Alevîler! Çabuk bu mânâsız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizâı aranızdan kaldırınız.
Yoksa, şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip, ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlûp ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye mâbeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz’î meseleleri bırakmak elzemdir.” Bu çağrıda o, açıkça her iki yapı arasında “niza”nın anlamsız, hakikatsiz ve zararlı olduğunu söyleyerek buna son verilmesini ifade etmiştir.
Sonuç olarak Bediüzzaman İslâm birliğinin (ittihâd-ı İslâm) önündeki engellerden birisi olan Sünnî-Şiî gerilimi ile ilgili olarak hem Kur’an ve Sünnetin ruhuna uygun, hakkaniyetli tahliller yapmış, hem başta Hz. Ali (ra) olmak üzere Şia’nın masum addettiği imamlar ve bazı Şiî semboller hakkında olumlu göndermelerde bulunmuş, hem de tarihî ihtilafların devam ettirilmesi halinde İslâm düşmanı çevrelerin bundan yararlanacağına dikkat çekerek ittifak çağrısı yapmıştır. Bu çağrının geçmişte olduğu gibi günümüzde de ne kadar önemli olduğu açıkça görülmektedir.
[1] Hucurât Suresi: 10.
[2] Buharî, “Edeb”, 36
[3] Müslim, “Birr”, 66.
[4] Bk. İlyas Üzüm, “Takrîbü’l-mezâhib”, DİA, XXXIX, 476-469.
[5] Said Nursî, Eski Said Dönemi Eserleri [ESDE], İstanbul 2017, YAN, s. 57.
[6] Bk. Divan-ı Harb-i Örfî (ESDE içinde], s. 125
[7] Bk. Said Nursî, Lem’alar (İstanbul 2020, YAN), s. 21-28.
[8] Tirmizî, “Menâkıb”, 31
[9] Meclisî, Bihârü’l-envâr, Beyrut 140371983, XCI, 382-402
[10] Bk. Celcelûtiyye (Hizb-ü Envâri’l-Hakâiki’n-Nûriye içinde), İstanbul, Yeni Asya Neşriyat, s. 222 vd.

İlk yorumu siz yazın