E-posta yazmak, makale özetlemek, illüstrasyon çizmek, çeviri yapmak, hatta aradığımız herhangi bir bilgiye ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Hayatlarımıza girişi son derece yeni olmasına rağmen yazılar, görseller, videolar, kişiselleştirilmiş diyet listeleri, egzersiz programları, yemek tarifleri üretebilen, hatta dert anlatıp tavsiye alabildiğimiz yapay zekâ araçları gündelik yaşamın neredeyse vazgeçilmez bir parçası oldu. Fakat hayatlarımıza daha önce görülmemiş bir konfor getiren yapay zekâ sandığımız kadar masum değil.
Bireysel kullanımda yapay zekâ araçlarının harcadığı kaynakları görmesek de aslında bu araçlar bilgiyi işlemek, depolamak ve araçları eğitmek için yapılan testleri desteklemek için veri merkezlerine ihtiyaç duyuyor ve bağımlı oldukları veri merkezleri yoluyla inanılmaz seviyelerde alan, enerji ve su kullanıyor. İnternetin fiziksel altyapısı olan veri merkezleri, dijital süreçlerin devamını sağlayan sunucuları, ağ ekipmanlarını ve soğutma, güç yedekleme gibi destekleyici sistemleri kapsıyor. İnternetin yaygınlaşmasıyla beraber veri merkezi sayısı 1990’lardan itibaren arttı ancak yapay zekâ sektörü veri merkezi ihtiyacında bir patlamaya yol açtı.1 Öyle ki Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın raporuna göre 2012’de veri merkezi sayısı yaklaşık 500.000’ken yapay zekâ kullanımının katlanarak artmasıyla bugün bu sayı 8 milyona ulaştı.
Veri merkezlerinin boyutları bir bodrum katı alanından yüzlerce dönüm kaplayan kampüslere kadar değişebiliyor. Büyük merkezler için bu, yüzlerce dönüm arazinin çelik, beton ve asfaltla kaplanarak bu alanların tarım arazisi, konut ya da doğal alan olarak kullanılamayacak hale getirilmesi anlamına geliyor. Üstelik bu dev elektronik kompleksler 7/24 enerji ve su harcıyor.
Bugün ortalama bir YZ veri merkezi 100.000 evin kullandığına eşdeğer elektrik kullanıyor. İnşa edilmekte olan daha büyük merkezlerin ise 20 kat fazla enerji tüketeceği öngörülüyor. Yapay zekânın yeni yükselmeye başladığı 2023 yılında sadece ABD’deki veri merkezleri tüm İrlanda’nın tükettiği kadar elektrik kullandı. Tahminlere göre veri merkezlerinin harcadığı enerji, küresel enerji tüketiminin %1-2’sini oluşturuyor. Yavaşlamaktan çok uzak olan sektörün 2028’e kadar enerji tüketimini ikiye, hatta üçe katlaması bekleniyor. Kullanılan bu devasa enerji elbette ısıya dönüşüyor ancak cihazların çalışabilmesi için ısı kontrolü hayatî önem taşıyor. Bunun için de merkezler mütemadiyen su kullanılarak soğutuluyor. İronik şekilde, veri merkezleri hakkında veriye ulaşmak hiç de kolay değil. Zira kamuoyunun tepkisini çekmek istemeyen pek çok şirket merkezlerinin ne kadar su tükettiği konusunda açık davranmıyor. Bir istisna olarak Google, sadece 2023 yılında 2 trilyon litreye yakın su kullandığını açıkladı. 2027’de bu rakamın 64 trilyon litreye ulaşması bekleniyor. Üstelik çektiği tatlı suyun %31’i orta ve yüksek derecede su kıtlığı olan bölgelerden geliyor. Kuraklık olan bölgelere veri merkezi inşa etmek hiç de nadir değil, 2022’den beri ABD’de kurulan veri merkezlerinin üçte ikisi halihazırda su sıkıntısı çeken bölgelerde bulunuyor.2 Yapay zekâ dünyanın dört bir yanında kullanılabilse de çevresel etkileri bölgesel oluyor. Dünyanın bir ucunda yapay zekâya yazdırılan 100 kelimelik bir e-posta, mesela, Arizona su kaynaklarından bir şişe su çekilmesi anlamına geliyor.3 Dünyada 2 milyardan fazla insanın temiz suya erişimi yokken, bu seviyede bir su tüketimine bağımlı bir aracın bu kadar yaygın kullanımının meşruiyetini sorgulamamız gerekiyor.
Bunun yanında yapay zekâ altyapıları, madenciliği ciddi çevresel ve insanî krizlerle bağlantılı metallere dayanıyor. Yapay zekâ modellerini çalıştırmak için gereken donanımın temel bileşenleri arasında kobalt, bakır, lityum ve tungsten gibi metaller yer alıyor. Bunlardan biri olan kobalt büyük ölçüde Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nden tedarik ediliyor ve burada kobalt madenciliği zorunlu çalışma, yaşamı tehdit eden koşullar ve diğer insan hakları ihlalleri anlamına geliyor. Dünyadaki lityum talebi ise büyük oranda Arjantin, Bolivya ve Şili’deki Lityum Üçgeni’nden karşılanıyor ancak burada lityum madenciliği yerel ekosistemlerde ciddi kirliliğe neden oluyor ve su kıtlığını perçinliyor.
Yapay zekâ kullanımının yaygınlaşması ve yapay zekâ altyapılarının genişlemesi şüphesiz bu kritik kaynaklara olan talebi artırıyor ve madenciliklerinin olumsuz etkilerini büyütüyor.4 Ayrıca bazı veri merkezlerinin enerji kesintisi durumlarında kullandığı dizel yakıtlı yedek jeneratörler solunum yolu hastalıkları, kalp hastalığı gibi sağlık riskleriyle bağlantılı ince partikül madde ve azot oksitler dahil olmak üzere zararlı hava kirleticileri salıyor. Virginia’da yapılan bir analiz, sınırlı yedek jeneratör kullanımının bile yıllık yaklaşık 300 milyon dolarlık kamu sağlığı maliyetine ve birden fazla eyalette 14.000 astım kaynaklı sağlık sorununa yol açabileceğini öngördü.
Teknoloji devlerini daha da zenginleştiren yapay zekâ endüstrisi, veri merkezlerini büyük oranda yoksul ve eğitimsiz bölgelere kurarak dünyaya sunduğu konforun bedelini buradaki yerel halka ödetiyor. Şirketlere verdikleri zarar için bir yaptırım yok, bilakis pek çok eyalet veri merkezlerini vergi indirimleriyle ödüllendiriyor. Yapay zekânın sorumlu kullanımı için şirketlerin enerji ve su tüketimleri konusunda açık olmaları ve eğitim gibi kamusal hizmetlere yapay zekâ entegre edilirken bu etkilerin hesaba katılması gerekiyor. Ekranlarımızın ardındaki çarpıcı gerçek de bizi şu sorgulamayla baş başa bırakıyor: Yapay zekânın hayatlarımıza getirdiği -ama aynı zamanda bizi tembelleştiren, zihnimizi körelten- bu konfor, bahsi geçen çevresel bedelleri ödemeye gerçekten değer mi?
Dipnotlar:
https://www.wri.org/insights/us-data-centergrowth-impacts https://www.lincolninst.edu/publications/land-linesmagazine/articles/land-water-impacts-data-centers/ https://sustainability.wustl.edu/the-hidden-costsof-ai/ https://www.iti.org.uk/resource/the-environmentalcosts-of-ai.html

İlk yorumu siz yazın