Hakikati Arayan Romanlar

Levent Bilgi ile “Sürüden Ayrılma Zamanı” ve “Yalnız Adam” Üzerine Röportaj

Romanlarınızdaki karakterleri, günlük hayatta sıkça karşılaştığımız ve içimizden biri diyebileceğimiz tipler arasından seçiyorsunuz. Bu tercihinizin okuyucuyla kurduğunuz bağ açısından özel bir sebebi var mı?

 

Roman hayatı, insanı, varlığı, duygularımızı, ilişkilerimizi, düşüncelerimizi anlatan bir türdür. Bana göre roman hayatın içinden bir şeylere, bir yerlere dokunmalıdır. Dolayısı ile kahramanlarımız da hayatın içinden olmalıdır. Aslında hayata dokunmayan roman da yoktur. Ütopik romanlar da dahil. Çocukların dinî ve ahlâkî eğitiminde ailenin rolünün ne derece büyük olduğunu biliyoruz. Ancak “Sürüden Ayrılma Zamanı” adlı romanınızdaki Fatih karakterinde bu temelin eksikliğini net bir şekilde görüyoruz. Fatih karakterini kurgularken okura vermek istediğiniz temel mesaj neydi? Bizden önceki neslin bizim kadar fırsatları hiç olmadı. Savaşlar, ekonomik zorluklar, hayatta kalabilme çabaları insanların gelişimine ket vurdu.

 

Herkesin çoban olduğu bir yerde sürü olmaz. Sorumluluklar olur

 

Öyle olunca anne, baba, dede, ninelerimiz gerçi bir hayat irfanına sahiplerdi ancak çocuklarına değişen şartlarda rehber olabilme özellikleri sınırlıydı. Aynı şeyleri bugün de nispeten bizden sonraki nesil ile bizim aramızdaki iletişim anlamında da kullanabiliriz. Fatih daha çok kendi kendisine okumayı, çalışmayı, düşünmeyi öğrenen bir tip. Ailelerimiz bizlere çok şey verememiş olabilir. Bu onların eğitimleri ve kapasiteleri ile ilgili bir konu. Bu bizim kendi kendimizi yetiştiremeyeceğimiz anlamına gelmez. Yunus’un “Her dem yeniden doğarız/Bizden kim usansın” dediği gibi, aslında her an, her yaş, her dönem yeniliklere gebedir tutkulu bir genç için. Kitabınızın ismi oldukça dikkat çekici: “Sürüden Ayrılma Zamanı”. Buradaki “sürü” kelimesiyle, dünyanın geçici hakikatine aldanmış ve asıl gerçeği henüz idrak edememiş insan kalabalıklarını mı kastediyorsunuz? Bu ismin arka planını bizimle paylaşır mısınız? İnsan birey olamadığı, kendi hayat ve düşüncelerini kendi iradesi ile yönlendiremediği her yer ve zamanda sürüdür. Ve her sürüyü güdecek çobanlar da mutlaka çıkar. Hadiste “Hepiniz çobansınız. Hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Âmir memurlarının çobanıdır. Erkek ailesinin çobanıdır. Kadın da evinin ve çocuğunun çobanıdır. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve hepiniz idare ettiklerinizden sorumlusunuz.” (Buhârî, Cum’a: 11) buyuruluyor. Çoban olmak sorumluluk anlamındadır. Herkes sorumlu olduğu her şeyi hakkıyla kullanma yükümlülüğündedir. Hepiniz çobansınız deniyor, hepiniz sürüsünüz denmiyor. Herkesin çoban olduğu bir yerde sürü olmaz. Sorumluluklar olur. Kişinin en büyük sorumluluğu kendi hayatını, vücudunu, gözlerini, kulaklarını, el ve ayaklarını yani tüm varlığını kullanma biçimidir. Çoban olmak zinde bir şeydir. Bir odaklanmadır. Sorumlu olduklarımıza hakkını verebilme vazifesidir. Hakikatin peşinde koşabilme yükümlülüğüdür. İki saat televizyon karşısında bir dizi seyrediyor, üç saat sosyal medyada dolaşıyorsan öncelikle kendine karşı çoban olma sorumluluğuna riayet etmiyorsun demektir. ‘Men Rabbüke?’ sorusu da bu demektir. Hayatta sana verilen nimetleri nasıl ve kim adına kullandın? Karşındaki ağacı, yağan yağmuru, çocuğunu, cebindeki parayı kime verdin? ‘Men Rabbüke?’ öldükten sonra ‘Allah’ diye cevaplayacağımız bir soru değildir. Her anımızda, zamanı nasıl geçirdiğimizde, gözlerimizle okuduklarımızda, işittiklerimizde, hangi haberlere kulak kabarttığımızda (Allah’ın, Peygamber’in mi, televizyonun, sosyal medyanın mı), ilgilerimizde sürekli ‘Men Rabbüke?’ sorusuna muhatabız.

Hayatın her anında bu soruya ‘Allah’ diye cevap veremeyenler kabirde hiç cevap veremezler. Vücuduna benim diye bakanların ‘Men Rabbüke?’ cevabı sadece ene olur. Bu anlamda sürüden ayrılmak seküler hayata ve bakış açılarına meydan okuyarak imanın her varlıkta zahir olan tefekkürüne dahil olmaktır. Özellikle günümüz gençliği, sosyal medya ve popüler kültürün etkisiyle büyük bir “sürü psikolojisi” tehlikesiyle karşı karşıya. Sürüden ayrılma cesaretini göstermek isteyen, kendi hakikatini arayan bir gence ilk tavsiyeniz ne olurdu? ‘Okumak, bol okumak, okuduklarımızı düşünmek, eleştirel bakabilme derdi olanlarla müzakere’ dışında bir yol bilmiyorum. Yola çıkmak için öncelikle yoldan çıkmak lazım.

Günümüzde insanlar paraya, şöhrete veya güzelliğe sahip olsalar da derin bir mutsuzluk ve boşluk hissinden şikâyet edebiliyorlar. “Sürüden Ayrılma Zamanı”ndaki Aysel karakteri de tam olarak bu ruh hâlini yansıtıyor. Aysel üzerinden insanlığa göstermek istediğiniz hakikat nedir? Sürüden Ayrılma Zamanı romanımın asıl ve gizli kahramanı Aysel’dir. Her ne kadar Fatih daha çok görünse bile! Aysel’in değişimi çok daha sancılı ama çok daha ayakları yere basandır. Aysel krizlerden doğan bir karakterdir. Sürüleşmeye, çevresine, zenginliğine ve güzelliğine rağmen hayır diyebilen bir kızdır. Benim romanlarımda kadın karakterler en az erkekler kadar, hatta onlardan daha güçlü ve iradelidirler. Bunda kadınların daha kolay dünyaya meyledebilmeleri, büyük oranda bir ideal ve dava sahibi olamamaları, toplumun onları çok daha çabuk sürüleştirebildiği tezleri yatar sanıyorum. Romanlarımdaki kadın tipler dünyaya, güzelliğe, şöhrete, mala, eşyaya, güce, zinete köleleştirilen kadının bu düzene, sekülerleşmeye isyanıdır. Kadının erkek kadar bir Allah’ın kulu ve muhatabı olduğunun, cinsiyet farklılığının abd olmada hiçbir öneminin olmadığının vurgusudur. Romanlarımdaki kadınlar Hz. Meryem’in yaşadığı toplum ve düzene olan isyanıdır. Eserlerinizde anlattığınız olaylar, gerçek hayatta her an yaşanabilecek bir doğallığa ve inandırıcılığa sahip. Bu olaylar çevrenizde bizzat şahit olduğunuz yaşanmışlıkların birer yansıması mı, yoksa tamamen kurgusal metinler mi? Romanlarım genel olarak benim yaşadıklarımı, şahit olduklarımı ve idealize etmek istediğim hayatı ve tipleri yansıtır. “Yalnız Adam” romanınızda kendini toplumdan soyutlamış, modern hayatın koşturmacası içinde görmeye pek alışık olmadığımız bir karakterle karşılaşıyoruz. Bu karakteri inşa ederken sizi etkileyen, ilham veren unsurlar neler oldu? Yalnız Adam (ki beşinci baskısı Nereye Baksam Yalnızlık ismiyle yayınlandı) aslında protest bir romandır. Sürüden ayrılma iradesinin en üst perdesidir. Sürüleşmeyi, bu içinde bulunduğumuz kaprisli, enaniyetli, dibine kadar sekülerleşmiş toplumu ve putlarını protesto etmek için uçak kaçıran bir şairin romanıdır. Şu an içinde yaşadığımız doğal yaşam ve kurduğumuz, bu adına kapitalizm denilen fare kapanı ile entelektüel ve imanî yaşam birbirine taban tabana zıttır. Fare peynire bakmış. Demiş yol kısa, peynir büyük, bu işte kesin bir iş var. Kapitalist hayat yolu kısaltan, ulaşmayı kolaylaştıran, bize büyük peynirler gösteren evrensel bir fare kapanıdır. Yalnız Adam dış dünyadan, bu insanlığı ezen, ruhları azap içinde bırakan seküler hayattan payını eksiltip, tabiata, ruhun dünyasına ve Rabbimize yönelmenin adıdır. ‘Men Rabbüke?’ öldükten sonra ‘Allah’ diye cevaplayacağımız bir soru değildir Bugün hepimiz dijital ağlarla sürekli çevrimiçiyiz ama iç dünyamızda bir o kadar yalnızız. Sizin “Yalnız Adam”ınızın yalnızlığı ile modern insanın bu kalabalıklar içindeki yalnızlığı arasında nasıl bir fark var? Romandaki yalnızlık bir soyutlanma mı, yoksa tabiri caizse bir “sistem kontrolü” yapıp asıl fıtrata, fabrika ayarlarına dönmek için çıkılan bir içsel yolculuk mu? Said Nursî eserlerinde sık sık yol ikiye ayrıldı der ya! İşte hayatta her yerde, her konuda ve her şeyde aslında iki yol vardır. Sağ yol ve sol yol semboldür. Ya tüm varlığa, olaylara ve kendimize esma tecellisi, Allah’ın iradesi olarak bakarız ya da O’nun dışında neyle bakarsak bakalım fark etmez. Sürünün bir ferdi olmak istiyorsak hiçbir şey yapmamıza gerek yoktur. Rüzgâra kendini bırak sürüklenirsin. Ama biz olabilmek, çoban olmak ve varlığın, hayatın sorumluluğunu almak istiyorsak, şu toplum ve sosyal hayat denilen canavardan kurtulmayı bilmemiz lazım. Bilinçli, sorumlu, irademizle ulaştığımız ve dolu dolu yaşadığımız yalnızlık bizi insan ve abd yapan en güzel vesiledir. Ancak yalnızlık tehlikelidir. Bir defa üretken yalnızlığın tadına varınca insanlar önemsizleşiyor, kalabalıklar, kazanmalar, sahip olmalar anlamsızlaşıyor dünyamızda.

Fazla birlikte yaşamanın aslında birlikte yalnız kalmak demek olduğunu anlıyoruz. Küçük dünyamızda kendimizle, tefekkürümüzle baş başa kalmak, varlığı keşfetmek hayatın asıl zenginliği oluyor bize. Son olarak, kaleme aldığınız bu eserlerle okuyucularınızın dünyasında nasıl bir iz bırakmayı hedefliyorsunuz? Kısaca özetlemek isterseniz, kitaplarınız aracılığıyla insanlara asıl anlatmak istediğiniz dert nedir? Çok konuştum, birkaç cümle söyleyeyim: Kendimizle ilgili radikal yalnızlıklar, tefekkürler, Rabbe yönelmeler üretmeliyiz. Bu hayatta insan aptallık veya toplumu aşan sorgulamalar, tefekkürler arasında bir seçim yapmalıdır. Pek çok insanın şu an yaptığı gibi kişinin bir aptallar cennetinde/cehenneminde yaşamayı seçme hakkı da vardır. Her an kendimizde ve tüm varlıkta, olaylarda, duygu ve düşüncelerde Rabbe yönelen bir seyyah olabilmenin lezzetinin peşinde koşma heyecanı ve merakıyla… Kendimizle ilgili radikal yalnızlıklar, tefekkürler, Rabbe yönelmeler üretmeliyiz.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*