Hz. Aişe (ra) rivayet ediyor: Hz. Peygamber (asm) gözünü göğe çevirdiğinde şöyle duâ ederdi: “Ey kalpleri çekip çeviren Allah! Kalbimi kulluğunun üzerine sabit tut.” (Camiü’s-Sağîr, 6707) “Kalbin aklın asla bilemeyeceği akılları/kanıtları vardır” der Blaise Pascal. Kalbin organize ettiği bir zekâ yapısı olduğu “şüphesi” modern bir kavram olarak duygusal zekâ tanımını ortaya çıkardı. Bir anlamda kalbin organize yeteneği… Duygusal zekânın özellikle akademik başarı, iş performansı ve liderlik alanlarında bilişsel zekâdan (IQ) daha etkili olduğu sürekli tartışılıyor. Selda Koydemir’in ifadesiyle, duygusal zekâ duyguları fark etme, anlama, duyguların gösterdiği bilgileri kullanma ve duyguları düzenleme becerilerini içeren bir yetenektir. Kalbin bir ‘yetenek’ olması Bediüzzaman’ın da dikkatini çeker: “Ve keza o kalbin öyle bir kabiliyeti vardır ki, bir harita veya bir fihriste gibi bütün âlemi temsil eder. Ve Vâhid-i Ehad’den başka merkezinde bir şeyi kabul etmiyor.” Dünya hassas kalpler için cehennemdir, derken, Goethe sınırlanamaz bir yetenekten bahsetmektedir. Bu yeteneğin en âlî makama yöneldiği ise açıktır. Bediüzzaman buna da atıf yapar: Kalp gözü der, Üstad.
Sanki cevahire bir hazine olmak üzere Cenâb-ı Hak tarafından yapılan bir binadır. Aynı zamanda: “Kalp, ebedü’l-âbâda müteveccih açılmış bir penceredir. Bu fâni dünyaya râzı değildir…” (Mesnevî-i Nuriye) Kalbin bütün bir hakikatini şu Nebevî ferman açıklıyor: “Kalp hükümdardır, onun birtakım askerleri vardır. Hükümdar düzgün olunca askerler de düzgün olur, bozuk olunca askerler de bozuk olur.” (Buharî, İman: 39)
Kalbin kesin hükümdarlığı en çok kalp zihin boyutunda açığa çıkar. Çünkü; Milan Kundera’ ın tespit ettiği gibi; “Kalp konuştuğunda zihin itiraz etmenin yakışıksız olduğunu düşünür”. Bediüzzaman bunun sebebini “Nur-u akıl kalpten gelir. Kalpsiz olamaz” diyerek ortaya koyuyor. “Kalp, rüzgârların çölde bir sağa bir sola savurduğu kuş tüyü gibi şekilden şekle girer” hadisi kalbin bütün süreci içine alarak hayat denilen serüveni zihnin ekranında yönettiğini hatırlatıyor. Buradaki süreci Bediüzzaman ilişkiler zinciriyle açıklıyor. Bu sırdan dolayıdır ki dimağ kalbe bağlı çalışır. Çünkü “kalp, bir kumandan gibi, letâif askerleriyle kahramanâne maksada” yürür. Bir lâtife-i Rabbaniye olan kalbin makes-i efkârı dimağdır. İnsanın hislerinin mazharı vicdan, fikirlerinin ma’kesi ise dimağdır. Her ikisi de lâtife-i Rabbaniye olan kalbin birer şubesi konumundadır. Kalpten dimağa ma’kes bulan efkâr dimağda mertebelerden geçer. Dimağdaki mertebeler ise şöyledir: Tahayyül, tasavvur, taakkul, tasdik, iz’an, iltizam, itikad. Bu mertebelerin her birisinde farklı bir hâlet oluşur ki, bunun en zirvesi ve makbûlü itikad dediğimiz son mertebedir. İşte buna ehl-i imân için salâbet-i îmâniye diyoruz. İnsan öncelikli olarak hayâl eder. Sonra bu hayâllere suret vermeye başlar, yani tasavvur mertebesine geçer. Zihinden hayâller, perdeli ve suretler şeklinde gelir geçer. Bu hayâl ve düşünceler çeşitli suretleri giyer ve dokur. Bir fikir dimağa yansıdığında akıl onu hemen kabul etmez. Önce hayâlin elinde tutar. Bediüzzaman Hazretlerinin “Size söylediğim sözler hayâlin elinde kalsın; mihenge vurunuz.” dediği bu noktadır. Hayâl mertebesinde safsata hâsıl olur. Çünkü “mantıkça, tahayyül hüküm değildir.” Sanat ve kelâm böyle doğar: Mânâlar kalpten çıktıkları vakit, suretlerden çıplak olarak hayâle girerler; oradan suretleri giyerler. Hayâl ise, her vakit bir sebep tahtında, bir nevi suretleri nesc eder. Ehemmiyet verdiği şeyin suretlerini yol üstünde bırakır; hangi mânâ geçse, ya ona giydirir, ya takar, ya bulaştırır, ya perde eder.
Eğer mânâlar, münezzeh ve temiz iseler, suretler mülevves ve rezil ise, giymek yoktur; fakat temas var. Vesveseli adam teması, telebbüsle iltibas eder. “Eyvah,” der. “Kalbim ne kadar bozulmuş.” diyerek evhama kapılır. “Bîçare vesveseli adam, bazen tahayyülü, taakkul ile iltibas eder. Yani, hayâle gelen bir şüpheyi, akla girmiş bir şüphe tevehhüm edip, itikadına halel gelmiş zanneder.” Halbuki, “hem tahayyül, hem tevehhüm, hem tasavvur, hem tefekkür, tasdik-i aklîden ve iz’an-ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Onlar bir derece serbesttirler, cüz-i ihtiyârîyeyi pek dinlemiyorlar, teklif-i dinî altına çok giremiyorlar”. “Hem, tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, nasıl ki tasdik ve iz’an değiller; öyle de, şüphe ve tereddüt sayılmazlar.” Görüleceği üzere, kalbin düşmesiyle insan kalesi ele geçirilebilir. Bunun için kalbin yerini koruması, terk etmemesi ve vakarını koruması gerekir. Anlamlar, hakikatler sadece kalbe aittir. Balzac’ın ihtiyar ressamı, eserini görmek isteyenlere şöyle feryad ediyordu: Benim resmim bir resim değil, bir duygu, bir tutku! O benim atölyemde doğdu, orada kalmak zorunda, oradan dışarı ancak giyinik olarak çıkabilir. Şiir ve anlamlar sadece aşıklarına teslim olabilirler. Bizler Rafaello’nun modeline, Aristo’nun Angelica’sına, Dante’nin Beatrice’sine sahip oluyor muyuz? Hayır! Ancak biçimlerini görüyoruz onların. Bediüzzaman da aynı şekilde Divan-ı Harp salonlarında şöyle haykırıyordu: Ben hapishane denilen âlem-i berzahın kapısında dururken ve darağacı denilen istasyonda âhirete giden şimendiferi beklerken, cem’iyet-i beşeriyenin gaddarane hallerini tenkid ederek; değil yalnız sizlere, belki bu zamandaki nev’-i benî-beşere îrad ettiğim bir nutuktur.
Onun için ُ ِر ْ َّ َٓ ىَلَ الرَّسائ َ ْوَم تُب ي sırrınca kabr-i kalbden hakaik çıplak çıktı. Nâmahrem olan kimseler nazar etmesin. Âhirete kemal-i iştiyakla müheyyayım, bu asılanlarla beraber gitmeye hazırım. Nasılki bir bedevi garaibperest, İstanbul’un acaib ve mehasinini işitmiş, fakat görmemiş; nasıl kemal-i hâhişle görmeyi arzu eder! Ben de ma’rez-i acaib ve garaib olan âlem-i âhireti o hâhişle görmek istiyorum. Şimdi de öyleyim. Beni oraya nefyetmek, bana ceza değil; sizin elinizden gelirse, beni vicdanen tazib ediniz! Ve illâ başka suretle azab, azab değil, benim için bir şandır! (Tarihçe-i Hayat) Ebulkasimul Cüneyd’e (rh) Allah Teâlâ’ya marifetten ve ariften sorulduğu zaman “Levnul mau levnün inaehu” demiştir. Tercümesi: Suyun rengi kabının rengidir. Yani diyor İbn-i Arabî, Hakk Teâlâ Hazretlerinin abdini marifetle tecellisi kendisine tecelli vaki olan abdin istidadına göredir, demek olur. Hülasa; Hazret-i Cüneyd’in sözünde suyun rengi yoktur. Su daima kabının rengiyle renklenir. Kap şeffaf olursa su dahi şeffaf ve parlak görünür. Hak Teâlâ Hazretleri de böyledir. Kendisinin bir teayyün mahsusu yoktur ki onunla mahsus olsun. Belki bütün mezahirin istidadları ve kabiliyetleri hasebiyle teayyün eder.

İlk yorumu siz yazın