Kaybolan Bağlar: Depresyonun Gerçek Nedenleri ve Beklenmedik Çözümler

Çocukluk yıllarından itibaren şiddetli üzüntü ve kaygı yaşayan Johann Hari, ergenlik yıllarında beynindeki bu kimyasal bozukluğu düzeltecek ilk antidepresanını alarak 13 yıl sürecek bir yolculuğa adımını atıyor. Fakat iyi hissettiği, “normale” döndüğü birkaç aydan sonra o bildik duygunun kendisini tekrar sardığını, doz artışının ardından aynı sürecin tekrar başladığı bir sarmala girdiğini fark etmesiyle terapisti onu uyarıyor: Hâlâ depresyondasınız. Bu farkındalık, Hari’ye -ortaya bu kitabı çıkaracak olan- şu soruyu sorduruyor: Depresyon sadece beyindeki kimyasal dengesizliklerin bir ürünü mü, yoksa bedenim ve zihnim, bana bir şey söylemeye, kişisel ve sosyal hayatımdaki bazı sorunları sinyal vermeye çalışıyor olabilir mi? İşe öncelikle, mucizevi çözümler olarak ortaya çıkan antidepresanların neden vadettiği sonucu vermediğini irdeleyerek başlıyor ve kabullenmekte zorlandığı bir gerçekle karşılaşıyor: Depresyonla beyindeki seratonin (ya da başka bir kimyasal) arasında anlamlı bir korelasyon bulunduğunu gösteren bilimsel bir temel yok. Antidepresanların işe yaradığına dair bulgular ise son derece kaygan bir bilimsel zemine oturuyor, zira bu araştırmaların büyük çoğunluğu bizzat ilaç şirketleri tarafından yapılıyor ya da fonlanıyor. Kısmi ya da kısa süreli etkileri gözlemlenmiş antidepresanlar var fakat bu ilaçlar depresyonun nihai şifası olmaktan oldukça uzak. Depresyona bir “arıza” değil, bir “belirti” olarak bakmaya başlayan Hari, depresyonun sebeplerini, içlerinde diğer insanlardan kopuk olmak ve anlamlı değerlerden kopuk olmanın da olduğu dokuz etkene bağlıyor. “Yeniden bağ kurmak yahut başka türlü bir antidepresan” bölümünde diğer insanlarla bağımızı onardığımız, anlamlı amaçlar uğruna kolektif biçimde emek verdiğimiz ve benliğimizin esaretinden azat olabildiğimiz alternatif bir sistemi tasavvur ediyor ve sağladığı uzman görüşleri ve anekdotlarla sunduğu cevapları pekiştiriyor. Kitap seküler bir bakışla yazılmış ancak tükettiğimiz her içerikte olduğu gibi bu kitapta da içeriğin perspektifini olduğu gibi benimsememek, onları imanî filtreden geçirmek ve İslamî bağlamda yorumlamak gerekiyor. Bu çalışmadaysa depresyonun sebepleri incelenirken de alternatif çözümler tartışılırken de İslam’da zaten var olan pratik ve konseptlere paralel tespitler ve öneriler getirilmesi işimizi kolaylaştırıyor. Bana öyle geldi ki bazı noktalarda, ateist yazar Hari’nin bir Allah demediği kalıyor. Mesela yalnızlığın depresyona etkisinin incelendiği bölümde modern zamanda “Kendini öncele” ve “Sana senden başkası yardım edemez” söylemlerinin insan doğasına ne kadar aykırı olduğu anlatılırken farklı görüşlerine aldırmadan anlamlı bir amaç uğruna birlik olup mücadele vermenin, birbirlerinin adeta yuvası haline gelmenin nasıl iyileştirici ve güç verici olduğundan bahsediliyor. Bu da bize İslam’da aczinin ve fakrının farkında olma öğretisi ile bir bedenin azaları gibi olduğumuz ümmet bilincinin hikmetini hatırlatıyor. İslam ayrıca bu öğretileri Cuma ve bayram namazları, sıla-i rahim gibi pratiklerle gündelik hayata entegre ediyor. Bunun yanında kitap, kendimizi merkeze almamızı öğütleyen dünya görüşünün bizi kendi egolarımıza hapsettiğini, diğer insanlarla anlamlı iletişim kurmamızı engelleyip gözlerimizi kendimizden aşkın değerlerin olduğu gerçeğine kapattığını savunuyor. Bu noktada Hari adeta işaret ettiği çözümle, kardeşinin nefsini kendi nefsine tercih etmeyi düstur edinmiş şahs-ı manevî öğretisini tasvir ediyor: “Oysa bana depresyondan çıkmak istiyorsan sen olmamayı öğretiyorlardı. Kendin olma. Ne kadar değerli olduğuna saplanıp kalma. Bu kadar berbat hissetmenin bir sebebi de sürekli kendini düşünmek zaten. Sen olma. Biz ol. Grubun parçası ol. Grubu buna değer hale getir. Mutluluğun gerçek yolunun ego duvarlarımızı yıkmaktan (…) geçtiğini söylüyorlardı bana.” Katılımcılara meditasyon yaptırılan ve psikadelik maddelerin kontrollü verildiği çalışmalar, bu pratiklerin “Egonun çözülüp daha büyük bir bütünün parçası haline geldiği” bunun da “diğer insanlarla, doğayla ve daha derin bir anlam hissiyle bağ duygusu uyandıran” deneyimler yaşattığını gösteriyor. Bu deneylerin sonucunda katılımcıların yüzde ellisi depresyondan tamamen kurtuluyor. Dindar insanlar için ibadet ve duanın da aynı işlevi olduğuna değinen kitap, bu deneyimleri yaşayanların “egolarının ve günlük kaygılarının ötesine geçtiklerini, çok daha derinde yatan bir şeyle bağ kuruyor hissettiklerini” anlatıyor. Deneyin sonucu adeta Nakşibendî geleneğindeki “terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk” öğretisinin psikolojik veçhesini gösteriyor. Zira bu öğretinin nihai hedefi aşama aşama her yeri kuşatan, her şeyin mutlak kaynağı olan Zât’la bağ kurmak ve O’nda fânî olmak. Tüm bunların yanında depresyonu tetikleyen faktörlerin en önemlilerinden bazılarının toplumsal ve sistematik olduğunu unutmamak gerekiyor.

Kitap, depresyonun sebepleri arasında aynı zamanda bizi emeğimize yabancılaştıran ekonomik düzenin getirisi olan anlamlı çalışmadan kopuk olmak ile statü ve saygıdan kopuk olmayı, modern şehir hayatının doğrudan sonucu olan doğal dünyadan kopuk olmayı ve yine büyük oranda ekonomik güvencesizliğin yol açtığı umutlu veya güvenli bir gelecekten kopuk olmayı sayıyor. “Her seferinde kolektif bir sorunun yükünü bireyin omzuna yıkıyoruz. Depresyonda mısın? İlaç al. İşsiz misin? Bir meslek koçuna git. (…) Ama bu şekilde sorunun kökenlerine inilmemiş oluyor. Emek pazarına ve toplumumuza neler olduğu, bu tür çaresizliklerin her yerde patlak verdiğini düşünen çok az insan var.” Ve bu şekilde, sistemin “çözüm” ya da “şifa” için öne sürdüğü kurum ve pratikler sadece varolan sistemi pekiştiren araçlar halini alıyor. Halbuki sorunun kaynağı olan sistemsel değişikler yapıldığında hakiki sonuçlar alınabiliyor, mesela ekonomik güvence verildiğinde ebeveynlerin daha az stresli olmaları ve daha az çalışıp çocuklarıyla daha fazla vakit geçirebilmeleri çocuklardaki Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu ile depresyonda yüzde kırk azalmaya yol açıyor. Evet, sorun sistemsel ve büyük.

Ama “büyük bir kriz karşısında verilecek yanıt eve gidip ağlamak değil. Bahisleri artırmak. İmkânsız görünen bir talepte bulunmak -ve o talep gerçekleşene kadar yılmamak.” Yazımı sonlandırmadan şerh düşme ihtiyacı duyuyorum: Bu kitap depresyonun ele alınış biçimiyle ilgili sistemsel bir araştırma/ eleştiri kitabı. Dolayısıyla kolektif bir mücadeleyi, toplumsal dönüşümü ve sistemsel bir değişikliği öngörüyor. Bu kitap (ve bu kitap tahlili) acıya ve kaygıya yeni bir perspektiften bakmayı teklif ediyor, okuyucuların halihazırdaki teşhis ve terapilerini bırakmaları gerektiği şeklinde bir teşvikte bulunmuyor.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*