Dünya ihtiyarlıyor. Bunu sosyal hayatımızda derinden hissediyoruz. İhtiyarlayan dünyada insanların bir kısmı kalabalıklar içinde yalnızlaşıyor, bir kısmı yalnız kalmayı tercih ediyor, diğer bir kısmı da yapayalnız bırakılıyor. İletişim vasıtaları ve vesaitler terakki ettikçe insanların yalnızlaşmaları da o nispette hızlanıyor. Gençler yalnızlaşıyor, kuytulara çekiliyor. İhtiyarlar da yalnız bırakılıyor. Bizim kültürümüzde ihtiyarların yalnız kalmasının yeri yoktu; fakat âhirzamanda o da hayatımızdaki yerini aldı. Peder ve valide, onca emek verdikleri evlatlarının yanına sığmaz oldular. Kardeş kardeşe katlanamaz oldu. Dedeler ve nineler için huzurevi dışında bir yer akla gelmez oldu. İnsanların bir kısmı yalnızlaşıyor, bir kısmı da diğer bir kısmını yalnızlığa itiyor. İhtiyarlar, ailelerin hayatında patili dostlar(!) kadar yer bulamamaya başladı. Hayvanları baş tacı edip onları lüks içerisinde yaşatırken ihtiyarlar hanelerden, hayatlardan çıkarıldı. Kedi ve köpeği evimize alırken ihtiyarları evden gönderip hayvanlara yer açmaya başladık. Anne karnından itibaren üzerimizde hakkı olanlara gösterilmesi gereken ilgiyi; peder ve valide yerine sevimli hayvanlara göstermeye başladık. Sonuç: İmkânı olanların bir kısmı huzurevi adı verilen o “huzurlu(!)” yalnızlık merkezlerine taşınırken, bir kısmı da insanlardan gördükleri ve göremediklerine karşı fıtrî bir küskünlükle büsbütün kabuğuna çekiliyor. Modern dünyanın “bağımsızlık” ve “özgürlük” illüzyonu, insanı hayatın sonunda kupkuru bir kimsesizlikle baş başa bırakıyor. Yalnız yaşıyor, yalnız ölüyorlar; öyle ki bu trajik gidişten ancak haftalar, aylar sonra haberdar olunabiliyor.
Peki, bu handikaptan çıkış nerede? Çözüm ne? Çözüm; modernitenin bizi içine hapsettiği o hodendiş, bencil, sadece “ben” odaklı konfor alanlarından çıkmaktan geçiyor. İnsanın insanla, evladın ebeveynle bağını koparan bu manevi tahribata karşı reçete yine kendi değerlerimizde saklı: Hürmet ve Şefkat Dengesi: Bediüzzaman Hazretleri’nin İhtiyarlar Risalesi’nde, Hastalar Risalesi’nde ve Muhabbet bahsinde sıklıkla vurguladığı üzere; ihtiyar ebeveynler evlerimizin birer “bereket direği” ve “rahmet vesilesidir.” Onları hayattan soyutlamak değil, bilakis hanelerimizin baş köşesine oturtmak hem insanî bir borç hem de İlahî rahmeti celbedecek bir anahtardır. Huzurlu bir evin en güzel tablosu; içinde ihtiyar peder ve validenin bulunmasıdır. Bir evin en güzel vitrini ihtiyar ebeveynin oturduğu köşedir. Sıla-i Rahim ve Komşuluk Hukukunun İhyası: İletişim araçlarının bizi sahte bağlarla oyaladığı bu çağda, fizikî ve kalbî yakınlığı yeniden tesis etmek zorundayız.
Akrabayı arayıp sormak, mahalledeki yaşlının kapısını çalmak, “Cemaatte rahmet vardır” sırrınca yalnızlık kutularından çıkıp toplumsal dayanışmayı canlandırmak ilk adımdır. Şefkatin Mecrasını Doğrultmak: Hayvanlara şefkat göstermek inancımızın ve insanlığımızın bir gereğidir, buna şüphe yok. Ancak ‘şefkat hissi’ fıtrî mecrasından sapıp, insanı insandan uzaklaştıran ve ebeveyni dışlayan bir raddede hayvanlara karşı olan şefkat bir “ikame” aracı haline geliyorsa, burada ciddi bir fıtrat bozulması var demektir. Hayvanı yaratılış gayesine uygun bir merhametle sevip, insana ve ebeveyne hak ettiği en yüksek hürmet ve muhabbeti göstermek, fıtrî dengeyi yeniden kuracaktır. Yoksa hayvanları evcilleştirip de ihtiyarları ‘evsizleştirip’ vuhûşa mazur bırakmak kâr-ı akıl değil, vahşetin başka bir şeklidir. Son Söz: Dünya ihtiyarlarken kalplerimizin de onunla birlikte katılaşıp yaşlanmasına izin vermemek bizim elimizde. Modern dünyanın “yalnız ölümler” istatistiğine birer kurban olarak geçmek istemiyorsak; bizi birbirimize bağlayan imanı, sevgiyi ve hürmeti yeniden kuşanmalı; evlerimizi huzurevlerinin birer istasyonuna değil, hakikî huzur hanelerine dönüştürmeliyiz, vesselâm

İlk yorumu siz yazın