Lise yılları, sınırları belli, bahçesi duvarlarla çevirili, içinde öğretmenlerin dışına çıktığınız andaysa ailenin, mahallenin, o bildik çevrenin kuralları devreye girerdi. Öğretmeniniz ailenizi tanırdı, aileniz arkadaşlarınızı, mahalle de ailenizi bilirdi. Bronfenbrenner’ın bahsettiği mikrosistemler (aile, okul, arkadaş çevresi) birbiriyle bağlıydı; yani sistemler arası bağların oluşturduğu otokontrol sağlayan, bir nebze olsun koruyucu bir mezosistem vardı. Bu sıkı bağlar bazen boğucu gelse de aslında emniyet hissi de sağlıyordu. Ancak üniversite için ailenizden, arkadaşlarınızdan ve şehrinizden ayrılıp başka bir şehre gittiğinizde sınırlarını bilemediğiniz, içinde bahçe duvarları olmayan koca kampüslere adım attığınızda, bu koruyucu sistemler aniden dağılıyor. Yeni şehir, yabancı sokaklar ve o yaşam alanı, henüz sizin için hiçbir kural yazmamış oluyor. İnsan bir anda kendini bütünüyle rehbersiz bir boşlukta bulabiliyor. Bu ani kopuşun tetiklediği sarsıntı en çok bir yurt odasının ranzasında, tavanı seyrederken ya da yüzlerce kişilik kalabalık amfilerde hissediliyor. Koridorlar gürültülü, her yer insan dolu ama herkes kendi dünyasında, kendi telefon ekranında. Ortamdaki bu yabancılık, insana kalabalıklar içinde tuhaf bir yalnızlık ve yabancılık yaşatıyor. Tam da bu noktada, Fizik yasaları gereği sesin oluşması için bir ortama ihtiyacı olduğu gibi, insan da anlaşılmak için bir muhataba ihtiyaç duyar,¹ tespiti çok anlamlı oturuyor hayatın merkezine. Çünkü o kampüs hengâmesinde insan bazen sesini ulaştıracak, onu duyacak tek bir muhatap bile bulamıyor.
Sesi yankı bulmadıkça da yavaş yavaş sessizleşiyor, amfilerin en arka sıralarında, yurtta odanın köşe yatağında adeta görünmez birine dönüşüyor. Hatta bu durum uzarsa bazen öyle bir seviyeye ulaşıyor ki idareler tarafından fark edilip ‘hareketsiz öğrenci’ denilerek yaşayıp yaşamadığı sorgulanıyor. Bazen bu görünmezlik hissi ve acil bir aidiyet kurma arzusu, liseden üniversiteye geçişteki o riskli dönemde tehlikeli bir viraja dönüşebiliyor. Sırf yalnız kalmamak, dışlanmamak, unutulan olmamak ya da o popüler arkadaş gruplarına dahil olabilmek için genç, yoğun bir akran baskısı hissetmeye başlıyor. Kantinde bir masaya oturabilmek, bir gruba ait olabilmek uğruna 20 yıl boyunca oluşturduğu, ailesinden getirdiği o kendine has özelliklerini gizliyor; başkaları gibi davranmaya, kendi kişiliğinden taviz vermeye başlıyor. Oysa sadece kabul görmek için kendi kimliğinden vazgeçmek, insanı ilk durumundan çok daha büyük ve kronik bir yalnızlığa sürüklüyor. Etrafınız ne kadar kalabalık olursa olsun, akşam odaya döndüğünüzde aynada yüzleştiğiniz kişi artık kendiniz olmuyorsunuz. Sırf bir ortama girmek adına şahsiyetini yitiren bir genç, aslında kendi içinde derin bir bölünme yaşamaya başlıyor.
Başkalarının onayını almak için takınılan o roller, insanı kendi öz dünyasında mülteci kılıyor ki bu içsel yalnızlığın telafisi gerçekten çok zor. Yine de bu uyum krizi üniversite hayatının mutlak bir kaderi değil, nitekim bağlar kuruluyor. İnsanın kendi karakterini, özünü koruyarak da sağlıklı arkadaşlıklar kurması mümkün. Bunun yolu, sırf yalnızlığı bastırmak için önüne çıkan her ortama kayıtsız şartsız entegre olmaya çalışmaktan değil; samimiyetin, ortak değerlerin ve hür düşüncenin değer gördüğü temiz alanları bulmaktan ve oralarda bulunmaktan geçiyor. Kendisi olmaktan korkmayan insanlarla kurulacak dostluklar gencin kimliğini kaybettirmiyor, aksine o dağılan mezosistemi sağlıklı bir şekilde yeniden inşa ediyor. Yeni arkadaşlarını, yeni ortamını geçmişiyle de paylaşarak sistemini genişletip kendisini geliştirdiği bir sürece dönüşmüş oluyor. Görünmezlikten kurtulmak, başkalarının gözünde var olmak demek değil. Hakiki aidiyet, sırf yalnız kalmamak için kalabalıklara benzemeye çalışmakta değil; üniversitenin ve şehrin temiz olan zeminlerinde kendi öz sesini koruyabilmektedir.
Kaynakça:
Dr. Murat Ayhan, Boşluk

İlk yorumu siz yazın