“Seyahat ediniz, sıhhat bulunuz” emrine itaat niyetiyle İstanbul’dan çıktığımız yolculukta Ankara’ya uğrayacak, oradan Urfa ve Diyarbakır’a geçecektik. Sıla-i rahim, dost ve kardeşleri ziyaretin yanında, vardığımız şehirlerdeki Nur menzillerini ve dahi oralarda medfûn mübarekleri ziyareti de niyetimize almıştık. “Tebdîl-i mekânda ferahlık vardır.” sözünün ne kadar doğru olduğunu insan ancak yola çıkıp ferahlamaya başladığında anlıyor. Pek çok yere uğrayıp pek çok şey gördüğümüz halde tüm seyahatte benim en çok hoşuma giden şey gözümün alabildiğine uzaklara bakabilmesi oldu. Büyük şehirde o kadar kısıtlı ki görüş alanımız. Ne gökyüzünü görebiliyoruz ne de birkaç yüz metreden ilerisini.
Hemen bir bina görüşümüzü kesiyor. Fakat şöyle bir dağın tepesine çıkıp uçsuz bucaksız ufka bakmak öyle mi? Böyle mekânlarda göklerde süzülen kuşları, yakınlardaki çiçekleri, uzaklardaki yeşillikleri, bayırda otlayan kuzu ve keçileri, bembeyaz bulutlarla süslenmiş göklerin mavisini seyredebilmek tarifi zor bir lezzeti hâizdir. Yaklaşık iki hafta sürecek seyahatin hazırlık devresi biraz yorucu sayılabilirdi. Bir şekilde evden kendimizi dışarı atabildiğimizde saat hayli geç olmuştu. Neyse ki ilk durak 4-5 saatlik mesafedeydi. Kendisinde Üstad’ın en kara bir hâleti hissettiği Ankara. İl sınırlarına girdiğimizde eşim kendisini bir fenalık bastığını söyledi 🙂 Halbuki o karanlıklı haletlerin üzerinden hayli zaman geçmiş, Nur hizmetinin oldukça faal bir merkezi olmuştu Ankara. İlk durağımız Sincan oldu.
Medresede beraber kaldığım dostumun evinde minik bir kahve molası verdikten sonra Keçiören’e geçtik. Bu akşam buradayız. Teyzemin evi eski zamanın kervansaray vazifesini almış. Her yolu düşenin uğradığı bir han gibi… Dayıma da uğrayıp bir çayını içtikten sonra gözlerimizi kapıyoruz. Ertesi sabah ilk iş “Keçiören Evcil Hayvanlar Parkı”nda alıyoruz soluğu. Çocukluğumun teyzeme geldiğimiz kış tatillerinde uğradığım parkı bu sefer minik kızımla geziyoruz. Ama nasıl lezzet alıyorum! Parkın adının “evcil hayvanlar” olduğuna bakmayın; maymunlar, flamingolar, lamalar bile var. Yüzlerindeki kadife kırmızı maskeler ve beyaz kanatları üzerindeki V şeklinde ince siyah desenleriyle gümüş sülünleri seyretmek o kadar lezzetliydi ki… Tavus kuşlarını zaten insanın aklı almıyor. Yumurtadan tüysüz derileriyle çıkan o civcivler bu kadar süslü kıyafetleri nereden buluyor? Birbirine benzer nutfelerden, yumurtacıklardan nasıl bu kadar farklı canlılar yaratılabilir? Uzun zamandır deve görmemiştim herhalde, öyle heybetli bir deve vardı ki parkta.
Hayretle seyrettim. Zihnimde “Deveye bakmıyorlar mı, nasıl yaratılmıştır!”2 ayeti yankılanıyor. Bir taraftan Hz. Salih’in (as) mucizesini düşünüyorum; yarılan kayanın içerisinden böyle bir deve mi çıkmıştı yani? Fesubhanallah! Yan tarafta bir eşek var. Ona bakarken de “…seslerin en çirkini, şüphesiz eşeklerin sesidir!”3 ayeti canlanıyor zihnimde. Kusura bakma eşek.
Güya kızım için gitmiştik ama ondan çok ben sevdim belki de 🙂 Okuduğumuz hakikatleri bir taraftan düşünerek gezmeseydik bu kadar lezzet alamazdım elbette. Ya Rabb! Ne kadar kadîrsin!
“Birbirinin misli ve aynı veya az farklı ve birbirine benzeyen mahsur ve mahdut yumurtalardan ve yumurtacıklardan ve nutfe denilen su katrelerinden o hadsiz hayvanların yüz binler çeşit tarzlarda ve birer mu’cize-i hikmet mâhiyetinde bulunan suretlerini, gayet muntazam ve muvazeneli ve hatasız bir hey’ette açmak ve fethetmek öyle parlak bir hakikattır ki, hayvanlar adedince senetler, deliller o hakikati tenvir eder.” Günlerden Cuma olduğu için parktan sonra Hacı Bayram Veli Camii’ne geçtik. Caminin hemen yanında bir Risale-i Nur Müzesi var. Üstad’ın ve diğer talebelerin el yazıları, Nur talebelerinin şahsî eşyaları, iktisat numunesi meşhur çay kaşığı gibi bazı eşyaların temsillerinin sergilendiği Nur Konağı’nı bir daha detaylıca gezmek nasip olur inşaallah. Cuma’dan hemen önce olduğu için kısaca gezip cemaate yetiştik. Namaz sonrası hiç planda olmadığı halde Beypazarı’na gitmek icap etti. En eski medrese arkadaşım oradaymış, nasıl görmeden gitseydik… Hasret giderdikten sonra farklı bir istikamete, liseden arkadaşımın evine geçiyorum. Kaderin planını takip ediyoruz. Liseden diğer bir arkadaşım da bir vesile ile Ankara’daymış, lise zamanlarındaki gibi aynı evde toplanıp sohbet etmenin lezzetini tadıyoruz. Elhamdülillah… Ankara’da planladığımızdan uzun kaldık, gecikmeden yola düşüyoruz. İstanbul’dan Ankara kolay da, Ankara’dan Urfa’ya on saatlik bir yol bizi bekliyor. Kısmen zor olsa da Adana’dan rızkımızı aldıktan sonra selâmetle yolculuğu tamamlıyoruz. Ve Urfa… Peygamberler şehrine hoş geldik!
Dipnotlar:
- Aynı geziye başka bir perspektiften bakmak isteyenler
Mustafa Bey’in Güneydoğu İzlenimleri yazı dizisini
okuyabilir:
- Gâşiye Suresi, 17. Ayet
- Lokman Suresi, 19. Ayet

İlk yorumu siz yazın