Peygamber’in (asm) övgüsüne mazhar bir isim olmak, saadetlerin en büyüğüdür. Peki ya bu bahis ne üzerinedir? “Konfor, ruhun bataklığıdır,” diyordu Ali Şeriati. Ebû Zer elGıfârî ise o konforu elinin tersiyle iterek terk etmiş; ruhunu muhafaza etmeyi seçmiştir. Zira konfor insanı üretmekten alıkoyan, zihinsel manada düşünmeyi engelleyen ve tekâmülü ciddi manada körelten bir hâldir. Hakikati aramak, tekâmül etmeye gayret etmek elzemdir; yalnızlık, ruhun bataklığında olmaktan evladır elbet. Zamanın Ebû Zer’i olmak gerekir. Artık çöllerde yaşamıyoruz; beton blokların çölünde, ekranlara lebaleb maruz kalarak kendi çölümüzde heba oluyoruz. “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam!”1 istiğna düsturu ile Ebû Zer’i anlamak, bu zamanın en tesirli ilacı olsa gerek. Tarih, sadece geçmişte yaşanan vakıaların ilmi değildir; bugünün hadiselerinin sebebi ya da sonucu da tarihten öğrenilebilir. Ebû Zer (ra), henüz İslâm’a dâhil olmadan önce, içindeki putlara başkaldıran; “Allah’tan başka ilâh yoktur” hakikatini ruhunun en derinlerinde arayan bir arayış içindeydi. “El âlem ne der?” putlarına asil bir tavırla “Lâ!”yı haykırandı. Kardeşini, İslâm’ı ve yeni davete başlayan Resûl’ü öğrenmek üzere göndermesi; sonrasında kalp ve ruhunu doyuracak izahlar bulamayınca, bizzat kendisinin hakikati aramaya koyulması, onu Kâbe’ye kadar getirmiştir. Henüz 10 yaşlarında olan Hz. Ali ile tanışması; şecaat timsali, ilmin kapısı Hz. Ali’nin adımlarını takip ederek Efendimiz’e (asm) gelişi ve İslâm’da ilk selamı verişi… İslâm’a girdikten sonra da Kâbe’ye yakın, aleni bir haykırışa dönüşen imanı, onun duruşunun özeti gibidir.
Hz. Ebû Zer, Efendimiz’den (asm) öğrendiklerini hayatına harfiyen tatbik eden bir şahsiyetti. 281 hadis-i şerif nakletmiş; Tebük Seferi’ne, yaşlı bineği sebebiyle geride kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasına rağmen azminden asla inhiraf etmeden (sapmadan) dâhil olması, onu benzersiz bir konuma yükseltmiştir. Efendimiz’in (asm), onun hayatının seyrini tayin eden o yüce taltifi ise şöyledir: “Allah Ebû Zer’e rahmet eylesin; o yalnız yaşar, yalnız ölür ve kıyamet gününde yalnız olarak diriltilecektir.”2 Gerçekten de hayatı, bu kutlu cümlelerin tecellisiyle şekillenmiştir. Sadece yalnız yaşamakla kalmamış; vefatında da Efendimiz’in (asm) haber verdiği üzere, çok az bir topluluk tarafından defnedilmiştir. Tüm bu hasletleriyle o, Efendimiz’i (asm) hâli ve tavrıyla tasdik etmiş; bizlere de O’nu örnek alma yolunda sarsılmaz bir model bırakmıştır. Bugün Ebû Zer, Hayatımızın Neresinde? Hayatının detaylarını tarih kitaplarına havale ediyoruz. Peki, ya bugün Ebû Zer hayatımızın neresinde? Biz ne yapacağız, bize düşen nedir, o hayattan ne örnek alınacak? Zamanın hengâmesinde konfora meyilliyiz; dünyevîleşme alabildiğince artıyor. Ebû Zer gibi bu duruma itiraz edebilir miyiz? Bütün sosyal medya hesaplarımız “beğenilmek” üzere tasarlanmış durumda; paylaşımlarımız, gönderilerimiz etkileşim odaklı. İstisnalar elbette vardır ama maalesef ekseriyet bu minvalde. Çoğunluğun gürültüsü bize ihtişamlı geliyor ve bu gürültüde kendimizi kaybediyoruz. Doğruları haykırmak genellikle bir bedel ödemeyi gerektiriyor. Bediüzzaman’ın ifadesiyle: “Lafızperestlik nasıl bir hastalıktır, öyle de suretperestlik, üslûbperestlik, teşbihperestlik, hayalperestlik ve kafiyeperestlik şimdi filcümle, ileride ifrat ile tam bir hastalık ve mânâyı kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır. Hattâ bir nükte-i zarafet için veya kafiyenin hatırı için, çok edip edebde edepsizlik etmeye şimdiden başlamışlardır.”3 Bu kavramları kısaca şöyle açıklayabiliriz: Lafızperestlik: Kelimeye ve söyleyişe, anlamdan daha fazla değer vermek. Suretperestlik: Yazının veya işin dış görünüşüne, şekline ve süsüne odaklanmak. Üslûbperestlik: “Ne dediği” değil, “nasıl dediği” ile ilgilenmek; içerikten çok biçimsel tarzı önemsemek. Teşbih ve Hayalperestlik: Gerçeklikten kopuk, sadece süslü benzetmelerle ve fantastik kurgularla okuyucuyu etkilemeye çalışmak.
Kafiyeperestlik: Sadece uyak tutturmak için cümleyi bozmak, anlamı feda etmek. Bediüzzaman’a göre bu durumlar bir hastalıktır; çünkü bu yaklaşım, hakikati biçime feda etmektedir. Bu zamanda Ebû Zer olmak ise popüler olanın değil, hakikat olanın yanında durma cesaretini göstermektir. Kalabalıklar her zaman haklı değildir; çoğunluk her durumda doğruyu temsil etmez. Çoğunluğun yanlış olduğu bir yerde, azınlıkta kalarak doğruyu temsil etme onuru, ihtişamlı bir durum olup Ebû Zer-vârî bir hâlettir. İlkeli ve tercih edilmiş bir yalnızlık, Ebû Zer-vârî bir duruştur. Ebû Zer, neredeyse bütün dünyanın putlara, manasız ve faydasız işlere teslim olduğu bir dönemde içsel yönelimle yalnızlığa ve hakikate yönelmişti; bugün bu duruş bizlere rehberlik etmektedir. Hz. Ömer’den iktibasla “Yalnızlıktan nasibinizi alın” buyurulduğu üzere, insan kendinin Hira’sına çekilmeli ara sıra. Yoğun tempoya bir ara vermeli, göğe bakmalı, âlemi temaşaya dalmalı ve hızı azaltmalı. “Dünya sizin olsun” diyebilmeli, Ebû Zer gibi. Netice-i Kelam: Ebû Zer’in yalnızlığını kavramak, kalabalıkların “görünür olma” hırsına karşı bir duruştur. “Size benzemeyeceğim” diyebilme özgürlüğüdür. Çoğunluk bir vitrin yarışı içindeyken; hakikat incitse de bazen gerçekliğin sadeliğini seçebilmek erdemidir. Ebû Zer, çölün uçsuz bucaksız ıssızlığında bulmuştu yolunu. Bizim payımıza düşen ise bugünün dijital gürültüsü, anlamsız kalabalıklar içinde kendi içimize dönüp o hakikat sesini işitmek olmalıdır. Olumsuz tüm durumlara rağmen… Öyleyse şu andan itibaren çağın Ebû Zer’i olma vaktidir. Ertelemeden! Ötelemeden! Hemen…

İlk yorumu siz yazın