Dünya’nın uzak bir köşesinde, kimsenin duymadığı bir çatlama sesi yükselir. Binlerce yılda oluşmuş dev bir buzuldan büyük bir parça kopar ve okyanusa düşer. Peki bu olay gerçekten sadece kutuplarda yaşanan uzak bir doğa olayı mıdır? Bu kırılmada bizim yaşam biçimimizin, tüketim alışkanlıklarımızın ve atmosfere saldığımız gazların payı olabilir mi? O dev buz kütlesinin okyanusa düşerken kaldırdığı dalgalar belki kıyılarımıza kadar ulaşmaz; fakat doğanın kelebek etkisinde, uzak bir buz çatlağı bile deniz seviyesinde, iklim dengesinde ve canlı yaşamında yankısını bulabilir. Buzullar, karaların üzerinde biriken karların uzun yıllar boyunca erimeden kalması ve üst üste yığılarak sıkışmasıyla oluşur. Zamanla alttaki kar tabakalarının içindeki hava boşlukları azalır; kar, yoğun ve sert bir buz kütlesine dönüşür. Bu süreç çoğu zaman yüzyıllar alır. Oluşan büyük buz kütlesi, kendi ağırlığı ve yerçekiminin etkisiyle çok yavaş hareket etmeye başlar. Buzulların yaşı birkaç yüz yıldan binlerce yıla kadar değişebilir; günümüzdeki birçok buzul ise 10.000 yıldan daha önce sona eren son Buzul Çağı’ndan kalan büyük buz tabakalarının izlerini taşır. Bu nedenle buzullar, sadece donmuş su kütleleri değil; geçmiş iklimlerin izlerini taşıyan, yavaşça akan dev buz sistemleridir. Durağan gibi görünseler de aslında sürekli hareket hâlindedirler; bu yüzden bazen “akan buz nehirleri” olarak da tanımlanırlar.
Dünya’daki büyük buz kütleleri başlıca kutup bölgelerinde ve yüksek dağlık alanlarda bulunur. Bu buzların bir kısmı kara üzerinde, bir kısmı ise deniz yüzeyinde yer alır. Bu ayrım, buzulları doğru anlamak için oldukça önemlidir. Dünya’nın en büyük kara buz örtüsü, Güney Kutbu’ndaki Antarktika kıtasını kaplar. Antarktika bir okyanus değil, buzla örtülü büyük bir kara parçasıdır. Buradaki buzlar kara üzerinde birikmiş, zamanla sıkışarak kalın bir buz örtüsüne dönüşmüştür. Kalınlığı yer yer kilometreleri bulan bu buz örtüsü, Dünya’daki en büyük buz kütlesidir. Kuzey Yarım Küre’deki en büyük kara buz örtüsü ise Grönland’da bulunur. Grönland da Antarktika gibi kara üzerinde yer alan kalın bir buz tabakasıyla kaplıdır. Bu nedenle Antarktika ve Grönland buzları, deniz üzerinde yüzen buzlardan farklı olarak karasal buz kütleleridir. Buna karşılık Kuzey Kutbu çevresindeki buzların önemli bir bölümü Arktik Okyanusu üzerinde oluşan deniz buzlarıdır. Bu buzlar kara üzerinde değil, okyanus yüzeyinde meydana gelir ve mevsimlere göre genişleyip daralır. Kutup bölgeleri dışında da Himalayalar, Alpler, And Dağları, Alaska ve Kanada gibi yüksek dağlık alanlarda dağ buzulları bulunur. Buzullar, yalnızca soğuk bölgelerde bulunan büyük buz kütleleri değildir; Dünya’nın iklim sistemi, su döngüsü ve canlı yaşamı üzerinde önemli görevleri olan doğal yapılardır. Öncelikle, gezegenimizin en büyük tatlı su depolarından biridirler. Karaların üzerinde biriken ve uzun yıllar boyunca sıkışarak oluşan bu buz kütleleri, büyük miktarda suyu donmuş hâlde tutar. Buzullar aynı zamanda Dünya’nın sıcaklık dengesine katkı sağlar.
Beyaz ve parlak yüzeyleri sayesinde Güneş’ten gelen ışığın bir bölümünü uzaya geri yansıtırlar. Böylece yeryüzünün daha fazla ısınmasını engelleyen doğal bir yansıtıcı yüzey gibi davranırlar. Dağ buzulları ise sıcak mevsimlerde yavaş yavaş eriyerek akarsuları besler; tarım, içme suyu ve ekosistemler için önemli bir kaynak oluşturur. Ayrıca buzullar, geçmiş iklim şartlarının izlerini taşıyan doğal arşivler gibidir. Buz tabakalarının içinde hapsolmuş hava kabarcıkları, toz parçacıkları ve kimyasal izler sayesinde bilim insanları binlerce yıl öncesinin atmosfer koşulları hakkında bilgi elde edebilir. Kısacası buzullar; tatlı su depolayan, gezegenin sıcaklık dengesine katkı sağlayan, su kaynaklarını besleyen ve geçmiş iklimlerin izlerini saklayan çok yönlü doğal sistemlerdir. Fakat Dünya için hayati öneme sahip bu beyaz dostlarımız, artık eski sessizlikleri içinde değildir; her yıl biraz daha incelmekte, küçülmekte ve geri çekilmektedir. Arktik deniz buzlarının yaz sonundaki en düşük alanı, 1981–2010 ortalamasına göre her on yılda yaklaşık %12,2 azalmaktadır. Geleceğe dair tahminler de bu sessiz kaybın sürebileceğini göstermektedir. Küresel ısınma 1,5 °C ile sınırlandırılsa bile, Grönland ve Antarktika dışındaki dağ buzullarının yaklaşık yarısının 2100 yılına kadar yok olabileceği öngörülmektedir. Bu tablo, buzulların yalnızca uzak coğrafyaların beyaz manzaraları değil, hızla değişen bir dünyanın en hassas göstergelerinden biri olduğunu ortaya koymaktadır. Buzulların erimesini anlamak için önce Dünya’nın neden ısındığını anlamak gerekir. Dünya, Güneş’ten enerji alır ve aldığı bu enerjinin bir kısmını tekrar uzaya gönderir. Ancak atmosferde bulunan karbondioksit, metan ve diazot monoksit gibi sera gazları, yeryüzünden yayılan ısının bir bölümünü tutar. Bu doğal sera etkisi, aslında Dünya’da yaşam için gereklidir; fakat insan faaliyetleriyle sera gazlarının miktarı arttığında atmosfer daha fazla ısı tutmaya başlar.
Böylece Dünya’nın ortalama hava sıcaklığı yükselir. Bu sıcaklık artışının başlıca nedeni, kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıtların kullanılmasıdır. Enerji üretimi, sanayi, ulaşım, şehirleşme, yoğun tüketim alışkanlıkları, tarımsal faaliyetler ve ormanların azalması da bu süreci hızlandırır. Ormanlar normalde atmosferdeki karbondioksitin bir kısmını tutarak doğal dengeye katkı sağlar; fakat ormansızlaşma bu dengeyi zayıflatır. Sonuçta atmosferde daha fazla sera gazı birikir, Dünya’dan uzaya kaçması gereken ısının bir kısmı atmosferde tutulur ve bu durum özellikle kutuplar ile yüksek dağlık bölgelerdeki buzullar üzerinde güçlü bir baskı oluşturur. Buzulların erimesi yalnızca havanın ısınmasıyla açıklanamaz; bu süreçte birbiriyle bağlantılı birçok etken birlikte rol oynar. Bunların başında hava sıcaklığının artması gelir. Sıcaklık yükseldikçe buzul yüzeyindeki kar ve buz daha uzun süre erimeye açık hâle gelir. Özellikle yaz aylarında erime artar. Bir buzulun varlığını sürdürebilmesi için kışın biriken karın, yazın eriyen buz miktarını karşılaması gerekir. Ancak küresel ısınma bu hassas dengeyi bozduğunda, yani erime birikimden fazla olduğunda buzul her yıl biraz daha kütle kaybeder ve geri çekilmeye başlar. İkinci önemli sistem okyanusların ısınmasıdır. Özellikle denize uzanan buzulların alt kısımları, daha sıcak okyanus sularıyla temas ettiğinde alttan erime başlar. Bu durum buz kütlesini inceltir, zayıflatır ve büyük parçaların kopmasını kolaylaştırır. Bazı buzullar adeta iki yönden baskı altındadır: Üstten ısınan hava buzul yüzeyini eritirken, alttan ısınan okyanus suları buzulu tabanından aşındırır. Bu nedenle Antarktika ve Grönland çevresindeki bazı buzullarda erime, yalnızca yüzeyden değil, aynı zamanda alttan gerçekleşen gizli bir süreç olarak da ilerler. Bir diğer etkili mekanizma ise albedo etkisidir. Temiz ve beyaz kar yüzeyi Güneş ışığının büyük bölümünü geri yansıtır. Ancak buz yüzeyi erimeyle koyulaştığında, üzerine toz, kurum veya kirletici parçacıklar biriktiğinde daha fazla güneş enerjisi emer. Ayrıca buzullar geri çekildikçe altlarında kalan koyu renkli kaya, toprak ve kara parçaları ortaya çıkar.
Bu yeni yüzeyler, beyaz buz örtüsüne göre Güneş ışığını daha az yansıtır ve daha fazla ısı tutar. Böylece buzun erimesi, daha fazla koyu yüzeyin açığa çıkmasına; koyu yüzeylerin ısınması da erimenin daha da hızlanmasına yol açabilir. Bu durum, kendi kendini güçlendiren bir döngü oluşturur. Buzulların erimesinde dikkat çekici bir başka süreç de buzul yüzeylerinde oluşan erime gölleri ve su kanallarıdır. Özellikle yaz aylarında buzul yüzeyinde eriyen kar ve buz suları, bazı çukur alanlarda birikerek parlak mavi renkli göller oluşturabilir. Bu göller ilk bakışta etkileyici manzaralar gibi görünse de, buzul sistemi için önemli bir işarettir. Çünkü bu sular bazen çatlaklardan aşağı süzülerek buzulun iç kısımlarına ve tabanına kadar ulaşabilir. Böylece buzul yalnızca yüzeyden erimez; içinde ve tabanında oluşan su yollarıyla da zayıflayabilir. Buzul yüzeyindeki koyu renkli su birikintileri, beyaz buz yüzeyine göre daha fazla Güneş enerjisi emdiği için erimeyi artırabilir.
Belki de buzulların bize söylediği en önemli şey şudur: Dünya’daki hiçbir değişim gerçekten uzak değildir. Kutuplarda eriyen bir buz, dağ başında küçülen bir buzul ya da beyazlığını kaybeden bir yüzey, gezegenin ortak dengesinde yeni bir iz bırakır. Buzullar geri çekildikçe yalnızca soğuk coğrafyalar değişmez; suyun, havanın, denizin ve hayatın dengesi de değişir. Bu yüzden buzullara bakmak, aslında geleceğe bakmaktır. Onların sessiz eriyişi, Dünya’nın bize yüksek sesle sorduğu bir soruya dönüşmektedir: Bize emanet edilen bu hassas dengeyi koruyabilecek miyiz?

İlk yorumu siz yazın