İklim Krizi ve Emanet Ahlâkı

Yerküre, üzerinde yaşadığımız sıradan bir toprak parçası değil; milyarlarca galaksi ve yıldızlar içinde insana mesken kılınmış müstesna bir âlemdir. Âlemlerin Rabbi, Hazret-i Âdem ve Hazret-i Havva’yı sayısız yıldızlar ve sistemler arasından seçilen bu dünya misafirhanesine göndermiştir. Güneşiyle, havasıyla, suyuyla, toprağıyla, bitkileriyle ve hayvanlarıyla adeta cennet gibi hazırlanmış bu yerküre, insan için hem büyük bir nimet hem de büyük bir emanettir. Bugün iklim krizi dediğimiz mesele, yalnız sıcaklıkların artması yahut mevsimlerin değişmesi değildir. Bu mesele, yeryüzündeki hassas dengenin bozulması, emanet şuurunun zedelenmesi ve insanın tabiata karşı vazifesini unutmasıdır. Çünkü kâinat başıboş ve sahipsiz bir madde yığını değil; hikmetle işleyen, ölçüyle dönen, nizamla ayakta duran büyük bir varlık âlemidir. Adeta her bir noktası diğerleri ile irtibatlı ve dengede olan kusursuz bir fabrika gibidir.

 

Yeryüzü Mescidi ve Kâinatın Dengesi Risale-i Nur’da kâinata bakış, insanı derin bir tefekküre davet eder. Yeryüzü bazen büyük bir mescid gibi tasvir edilir. Bu mescidde canlı cansız her varlık, kendi lisan-ı hâliyle zikreder, diğerleriyle bir yardımlaşma ve dayanışma halinde vazifesini yerine getirir, yaratılış gayesine uygun hareket eder. Ağaçlar meyveleriyle, kuşlar nağmeleriyle, nehirler akışlarıyla, bulutlar yağmurlarıyla bu büyük ibadet halkasının içinde yer alırlar. İnsan ise bu mescidin şuurlu bir ferdi olarak yalnız tüketmekle değil; anlamakla, korumakla ve varlıkların hukukuna riayet etmekle mükelleftir. Bu noktadan bakıldığında çevreyi kirletmek veya tabiatı tahrip etmek, yalnız maddî bir zarar vermek değildir. Aynı zamanda varlıkların vazifelerine ve ibadetlerine engel olmak mânâsını da taşır. Bir nehrin kirletilmesi, onun hayat taşıyan akışına müdahaledir. Bir ormanın yok edilmesi, sadece ağaçların kesilmesi değil; kuşların, böceklerin, toprağın, havanın ve sayısız canlının hayat dairesinin tahribidir. Hâlbuki her varlık kendi hâlince vazifesini yaparken, insanın vazifesi de bu nizama zarar vermemek, bilakis onu muhafaza etmektir. Yerküreyi bir canlı organizma gibi düşündüğümüzde bu hakikat daha iyi anlaşılır. Ormanlar dünyanın akciğerleri, nehirler kan damarları, okyanuslar ise büyük bir hayat havuzu gibidir. Güneş ışınları, denizlerden yükselen buhar, bulutların teşekkülü, yağmurun toprağa inişi, nehirlerin tekrar denizlere kavuşması; bütün bunlar muazzam bir çevrim ve denge içinde cereyan eder. Bu çevrimdeki her unsur bir diğerini tamamlar. Ormanların tahribi, nehirlerin kirletilmesi, toprağın zehirlenmesi ve havanın bozulması yalnız mahallî bir problem meydana getirmez; bütün bedenin rahatsızlanması gibi yerkürenin tamamını etkileyen bir netice doğurur. 2. Fesadın Zehri ve İklim Krizi Kur’ân’ın “fesad” kavramı bu noktada dikkat çekicidir. İnsan eliyle karada ve denizde bozulmanın ortaya çıkması, yalnız ahlâkî bir çöküşe değil, aynı zamanda tabiattaki tahribata da işaret eder. Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü’l-İ’câz adlı eserinde son derece derin bir tespit ortaya koyar: İnsanın güzel fiilleriyle yerküreyi ihya ettiği gibi, fesadı ve kötü amelleriyle de yerin derinliklerine kadar arzı zehirlediğini ifade eder. Bu ifade, bugünün çevre felaketleri karşısında daha da düşündürücü bir mânâ kazanmaktadır. Çünkü insanın eliyle ortaya çıkan kirlilik artık yalnız şehirlerin havasında değil; toprağın altında, suların derinliklerinde, okyanusların dibinde ve atmosferin dengesinde kendini göstermektedir. Bugün fosil yakıtların ölçüsüz kullanımı, enerji ve gıda israfı, plastik atıklar, kirlenen sular, kesilen ormanlar ve zehirlenen topraklar bu fesadın görünür şekilleridir. İnsan, kendisine emanet edilen arzı ihya etmek yerine istismar ettiğinde, netice sadece çevre kirliliği olmaz; aynı zamanda bir medeniyet krizi ortaya çıkar. İlim dünyasının ortaya koyduğu veriler de bu dengenin ciddi biçimde sarsıldığını göstermektedir.

 

Okyanus sıcaklıklarının artması, buzulların erimesi, deniz seviyelerinin yükselmesi, aşırı yağışların ve kuraklıkların çoğalması, büyük orman yangınlarının sıklaşması artık münferit hadiseler değildir. Bir tarafta susuzluk ve çölleşme, diğer tarafta sel felaketleri; bir bölgede kavurucu sıcaklar, başka bir bölgede fırtınalar ve taşkınlar görülmektedir. Bütün bunlar, yeryüzü bedeninde meydana gelen bir rahatsızlığın farklı alâmetleri gibidir. Çünkü mesele yalnız teknik değildir; ahlâkîdir. İklim krizi, insanın “ben merkezli” tüketim anlayışının bir neticesidir. Daha “İnsan yeryüzünün mutlak sahibi değil, emanetçisidir. Emanetçi ise kendisine teslim edileni tahrip edemez, kirletemez, israf edemez.” çok üretmek, daha çok tüketmek, daha çok kazanmak uğruna tabiatın hukukunu çiğneyen bir medeniyet tasavvuru, sonunda insanın kendi hayat şartlarını da tehdit eder hâle gelmiştir. Hâlbuki kâinat insana sınırsızca harcansın diye değil, hikmetle kullanılsın diye verilmiştir. Nimetin kıymetini bilmek, onu israf etmemek ve gelecek nesillerin hakkını gözetmek imanî ve insanî bir mesuliyettir. 3. Hürriyet, Demokrasi ve Emanet Ahlâkı İklim ve çevre meselesinde ülkelerin yönetim anlayışları da belirleyici bir rol oynamaktadır. Demokrasinin güçlü olduğu, sivil toplumun sesini daha rahat duyurabildiği, basının ve ilmî çevrelerin serbestçe konuşabildiği ülkelerde çevre meselelerine karşı daha yüksek bir hassasiyet gelişebilmektedir. Bu gibi toplumlarda vatandaşlar, çevreyi kirleten şirketlere, yanlış şehirleşme politikalarına veya tabiata zarar veren projelere karşı daha etkili itiraz mekanizmaları kurabilmektedir. Kanunların uygulanması, kamuoyunun denetimi ve şeffaflık, çevreyi koruma noktasında mühim bir imkân hâline gelmektedir.

 

Buna karşılık demokrasinin zayıf olduğu, hukukun ve denetimin yeterince işlemediği ülkelerde çevre meselesi çoğu zaman ikinci plana itilmektedir. Kısa vadeli ekonomik menfaatler, uzun vadeli insanî ve ekolojik faydanın önüne geçebilmektedir. Sanayi lobileri, plansız şehirleşme, kontrolsüz madencilik, orman tahribatı ve kirletici enerji politikaları daha kolay şekilde meşrulaştırılabilmektedir. Böyle zeminlerde tabiatın hukuku kadar, halkın temiz hava, temiz su ve sağlıklı çevre hakkı da zedelenmektedir. Bu sebeple iklim meselesi yalnız teknik bir çevre meselesi değil; aynı zamanda hukuk, hürriyet, adalet ve demokrasi meselesidir. 4. Arzın Emanetçileri Olarak İnsanlar Elbette bu mesuliyet yalnız devletlere yüklenemez. Her insan suyu, ekmeği, enerjiyi israf etmemekle; çevresini temiz tutmakla; tabiata zarar veren alışkanlıklarını gözden geçirmekle vazifelidir. Fakat aynı zamanda devletlerin, belediyelerin, şirketlerin ve milletlerarası kuruluşların da büyük sorumlulukları vardır. Ormanları koruyan, su kaynaklarını muhafaza eden, temiz enerjiyi teşvik eden, atıkları azaltan ve adil bir çevre politikası geliştiren düzenlemeler zaruridir. Zira iklim krizinden en ağır etkilenenler çoğu zaman bu krize en az sebep olan fakir topluluklardır. Bu da meselenin yalnız çevre değil, aynı zamanda adalet meselesi olduğunu gösterir. İslam medeniyetinin emanet anlayışı, çağımızın bu büyük imtihanına güçlü bir cevap sunar. İnsan yeryüzünün mutlak sahibi değil, emanetçisidir. Emanetçi ise kendisine teslim edileni tahrip edemez, kirletemez, israf edemez. Kendinden sonrakilerin hakkını da düşünmek zorundadır. Bugün doğan bir çocuğun temiz suya, temiz havaya, verimli toprağa ve yaşanabilir bir iklime hakkı vardır. Bu hakkı gasp etmek, yalnız çevre suçu değil, aynı zamanda vicdanî ve ahlâkî bir mesuliyettir. Risale-i Nur’un kâinatı mânâ ile okuyan bakışı, bize şunu hatırlatır: Her varlık kendi vazifesini yaparken insan da vazifesini unutamaz.

 

Güneş ışığını gönderir, bulut rahmeti taşır, nehir hayatı dolaştırır, ağaç havayı temizler, toprak rızka beşik olur. İnsan ise aklı, iradesi ve vicdanıyla bu nizama zarar vermemek, bilakis onu korumakla mükelleftir. Varlıkların hukukunu gözetmek, yalnız hayvanlara merhamet etmekten ibaret değildir; toprağın, suyun, havanın ve gelecek nesillerin hakkını da muhafaza etmektir. Netice itibarıyla iklim krizi, çağımızın en büyük medeniyet imtihanlarından biridir. Bu imtihanda mesele yalnız yeni teknolojiler geliştirmek değil; aynı zamanda yeni bir şuur kazanmaktır. Daha az israf eden, daha temiz yaşayan, tabiata hürmet eden, nimeti emanet bilen bir hayat tarzı zaruridir. Yeryüzü, ihtiyaçlarımızı karşılayan mükemmel bir fabrika, had ve hesaba gelmez nimetlerle donatılmış bir sofra, büyük bir mescid ve hassas bir emanet hükmündedir. Bu emaneti aldığımız gibi, hatta mümkünse daha temiz ve daha yaşanabilir şekilde gelecek nesillere devretmek, insanlığın önünde duran büyük vazifedir.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*