Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, bundan yaklaşık bir asır önce insanın tabiatla kurduğu ilişkinin ahlâkî ve manevî boyutuna dikkat çekmişti. Risale-i Nur’da kâinatın başıboş ve sahipsiz olmadığı, her şeyin İlâhî bir denge ve hikmetle yaratıldığını vurgulamıştır. İnsan ise bu büyük düzen içerisinde bir emanetçi konumundadır. Bugün iklim krizi olarak adlandırılan süreç, aşırı tüketim, israf, tabiî kaynakların hoyratça kullanılması ve çevrenin kirletilmesi gibi insan kaynaklı müdahalelerin neticesi olarak karşımıza çıkıyor. “İnsanın bulaşık eli karışmazsa..” Bediüzzaman Said Nursî, bu meseleye ışık tutan çarpıcı bir tesbitte bulunur: “Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla, hiçbir şeyde hakikî nezafetsizlik ve çirkinlik görünmüyor.” (Lem’alar, s.602.) Kâinat; adalet, mizan, iktisat ve nezafet kanunlarıyla idare edilmektedir. Tabiatta israf yoktur; her şey hassas bir ölçü ve denge içinde yaratılmıştır. Bozulma ise çoğu zaman insanın ölçüsüz müdahalesiyle ortaya çıkmaktadır. Risale-i Nur’da geçen “bulaşık el” ifadesi yalnız maddî kirlenmeyi değil; israfı, zulmü, ölçüsüz tüketimi ve dengeyi bozan her türlü yanlış tasarrufu da içine alan geniş bir mana taşıyor.
Nitekim Bediüzzaman Hazretleri aynı bahiste insanlığa şu ikazı yapar: “Ey israflı, iktisadsız; ey zulümlü, adaletsiz; ey kirli, nezafetsiz, bedbaht insan!” Bugün uzmanların iklim krizinin sebepleri arasında saydığı birçok unsurun, Risale-i Nur’da “iktisatsızlık”, “mizansızlık” ve “nezafetsizlik” kavramlarıyla ifade edilmesi dikkat çekicidir. Çünkü kâinattaki dengeyi bozan müdahaleler, sonunda dönüp insanın kendi hayatını, sağlığını ve geleceğini tehdit ediyor. Risale-i Nur’un ifadesiyle mesele, aslında “kâinatın düstur-u hareketi olan iktisat, adalet ve nezafete muhalefet” meselesidir. Allah’ın kanunlarına muhalefet etmenin cezası da, elbette iklim krizleri, salgın hastalıklar, orman yangınları gibi faturalarla yine insana dönmektedir. İsraf bereketi kaldırıyor Bediüzzaman Hazretlerinin hayatında iktisat ve çevre hassasiyeti ile ilgili sayısız misal vardır. Ekmek kırıntılarının dahi zayi edilmesine razı olmadığı, suyu ve nimeti son derece dikkatli kullandığı, yumurta kabuklarını, kullanılmış ampulleri kırdırmadığı, yamulan kaşığını atmayıp tamir ettirdiği gibi haller görülür. Onun meşhur tesbiti şöyledir: “iktisad eden, maişetçe aile zahmet ve meşakkatini çok çekmez.” İsraf yalnızca ferdî bir kusur değil, nimetlere karşı hürmetsizliktir.
Günümüzde çevre krizlerini ölçüsüz tüketim ve israf kültürünün büyük ölçüde etkilediği bilinmektedir. İklim krizine çare ne? Çevre ve iklim meseleleri, yalnızca teknik tedbirler ve teknolojik çözümlerle giderilebilecek arızalar değildir. Elbette bilimsel imkânlar ve mühendislik çalışmaları önemlidir fakat meselenin kökünde insanın kâinatla kurduğu ilişki biçimi vardır.Bediüzzaman Said Nursî’nin Risale-i Nur’da ortaya koyduğu bakış açısına göre kâinat, başıboş ve sahipsiz bir madde yığını değil, her şeyiyle İlâhî isimlerin tecellî ettiği bir “kitab-ı kebîr” ve “mânidar bir saray-ı âlem”dir. Bu sebeple insan, bu sarayda keyfî tasarruf eden bir sahip değil, emaneti taşıyan bir misafirdir. Misafir ise ev sahibinin kuralları dışına çıkamaz. Bu anlayıştan hareketle iklim krizinin temel sebeplerinden biri, insanın kendisini “mutlak tasarruf sahibi” zannetmesi ve emanet şuurunu zayıflatmasıdır. Bu noktada çözüm yalnızca karbon salımını azaltmak, enerji dönüşümü sağlamak veya teknolojik tedbirler almakla sınırlı değildir. Bunların yanında daha köklü bir dönüşüm gereklidir. İsrafın terk edilmesi, iktisadın benimsenmesi, nimetin kıymetinin bilinmesi ve insanın hayatını şükür ve kanaat ölçüsü üzerine kurması zarurîdir. Netice itibarıyla en mühim çözüm imanî ve ahlâkîdir. Kâinatı sahipsiz görmekten vazgeçmek, onu Allah’ın mülkü olarak tanımak ve emanet bilinciyle yaşamak, çevre ahlâkının temelidir.

İlk yorumu siz yazın