Ah, bitince utanma…
Başladı küresel usanma.
Savaştık olmadı.
Barıştık olmadı.
Ağlamayı bilmiyorduk.
Gülmek gülmedi bir türlü.
Bakın tadı kaçtı bu yörenin.
Tuz buz oldu tuz koktu tuz.
“Yetmiş yıl kürede piştik;
Dahi çiğsin can dediler.”
He, Pir Sultan de canım de!
Çok şey gördük bu kürede.
Ben memnunum o Sultan’dan.
Var etmiş ya beni yoktan!
Esma okur gözüm gönlüm.
Usanmam ki bu küreden.
SAVAŞ VE GAFLET
O kadar güzel ki dünya;
Savaşları koyacak yer yok.
Kelebek kanatlarından daha güzel…
Daha güzel gelinciklerden…
Papatyalardan bile gülücüklü…
Kır çiçeklerinden dökümlü…
Gökyüzünden daha mavi…
Daha beyaz pamuktan…
Sütten daha ak…
Denizlerden daha ak pak…
Bak dostum bak!
Gül gibi bu dünya…
O gülün hatırına…
Kat kat bir rüya…
Bülbül sesine kulak ver;
Gafleti koyacak yer yok.
DERKEN
Derken erguvanlar açtı.
Baharın bağrında.
Derken bir cennet geldi.
Ebedî bir işaretle.
Derken şehir öldü…
Bir papatyanın gözünde.
Derken erken bir saatte.
Bülbüller düştü kulağıma.
Derken ölüm vardı elbet;
Bunca yorgunluğun üstüne.
Derken sen hâlâ bu fanide;
Dünya kadar işlerin önünde…
Derken belki âniden…
Bir davet gözlerine düşen…
NEREYE?
Biraz mazi ol;
Dal da eski fotoğraflara.
Biraz büyüsün zaman.
Biraz tozlansın yüzün.
Biraz dursun zaman.
Biraz git, git ötelere.
Öteler gelsin beriye.
Beriler bari nereye?!
Nereye, nereye, nereye?
…
ZAMAN FENERİ
Yıllar, ne bu ya!
Vefasız yıllar!
Biraz sükûnet, ha!
At koşturur gibi…
Görünmez yolların dibi…
Kar, yağmur, tipi…
Dur, arkadaş dur!
Biraz huzur, biraz sürur…
Dur duraksız nereye?
Başım döner mi döner.
Zaman dediğin fener…
Hem yanar hem söner.
Yıllar; yıldırma beni!
Gideyim; durdurma beni!
Otur muhabbet edelim!
…
ŞİİR GEZİNTİSİ
Ne bileyim!
Baktım boş boş geziyorum;
Hayatı şiire vurdum.
Tuzla havuzunun ilk müşterisi oldum.
Sabah mayıs güzeli…
Hayat hafif bir şeymiş.
Suda “buldum” kendimi.
Ne var ki dünya savaş tıkış…
Yakında iğdeler de açacak.
Yeni (doğmuş gibi) doğdum dünyaya.
Rüzgârların mayısla aşkını gördüm.
Hayat bir rüya kadar kısaydı.
Aaa, öğle ezanı!
Dünyanın peşindesin; değil mi?!
Koşsan da yetişemezsin!
ESKİ FOTOĞRAFLAR
Eski fotoğraflar böyledir.
Söyletir insanı acıdan…
Yokluktan, ayrılıktan…
Ölmüş gitmiş bazısı…
Bazen bir tek sen orda…
Gülebilir misin?!
Çoğu siyah beyaz…
Şatafat yok henüz…
Renkler içinde saklı…
Bir kare, bir ân, ha!
Asırlara bakar gibi…
Sonsuza akar gibi…
Siyah-beyaz mı hayat yoksa!
Gidip gelmediğim oralardan…
Ve acı-tatlı gül/düğüm…
…
BÜNYAMİN GERDAN
Sen oku, konuş.
Dinler seni.
Avur savur konuşmayagör;
Bi’ dakka, bi’ dakka der.
Adam ehl-i tahkik…
Hakikat arar bir ömür.
Kısar gözlerini, süzer.
Bak şimdi, der.
Dağılmış uçları toplar.
Lehimler, mühürler.
Beğenmezsen geri ver.
Ayranı üfleyerek içer.
Sabır da var, vefa da…
Cefa çeksin istemem.
Yıllarca komşu olduk.
Gidiyorum dersen gelir.
Bir gün haydilendim.
Nereye dedi.
Dost böyle sormaz dedim.
Papuçlarını çektiği gibi…
Satır aralarına takılır.
Üstünkörülük de ne!
Eşer, deşer, ölçer, biçer.
Aceleyi sakin içer.
Senai Demirci, kendisi, ben.
Sabaha kadar hastanede…
Oğlumun başında nöbette…
O sabah çorbası unutulur mu!
…

İlk yorumu siz yazın