Roman

“Kötü sıfatlar ahirete inanmayanlara aittir. En yüce sıfatlar ise Allah’ındır. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nahl suresi 60) Ayette Cenab-ı Hak kötü sıfatların ve ahlâkî bozulmaların sebebi olarak ahiret dışında bir hayat arayanları gösterir. Bediüzzaman’a göre; “Fena şeylerle meşguliyet fena tesir eder. Fena iz bırakır.” Hususan böyle bir asırda “Bâtılı iyice tasvir etmek, safî zihinleri idlâldir.” (Tarihçe-i Hayat) Batının bozucu ahlâkı bu sanatından doğar. Onun için, “Avrupa’dan tereşşuh etmiş şu hazır edebiyat romanvari nazarla, Kur’anda olan letaif-i ulviyet, mezaya-yı haşmeti göremez, hem tadamaz”. (Sözler) Romanvari nazarla ahirete karşı bir ümit ortaya koyabilir mi? Bediüzzaman açıkça tavrını koyar: “Tek bir ilâcı bulmuş, o da romanlarıymış. Kitab gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvat! Meyyit hayat veremez. Hem tiyatro gibi tenasühvari, mazi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nevi romanlarıyla hiç de utanmaz.” (Sözler) O halde, nedir roman? “Tanrıyı kaybetmiş bir toplumun epiği” der Lucas, roman için. Bediüzzaman, Batının ürettiği medeniyete “roman ve tiyatro medeniyeti” der… Don Kişot, Robinson Cruisoue gibi modern romanın başlangıcını temsil eden kahramanlarının çelişkileri, çatışmaları ve sınıfsal takıntıları vardır. Psikolojik bir program içinde ilerler; dönüşürler. Centilmen orta sınıfı temsil ediyor roman bakışı; eğitimli, roman kahramanı.. şövalye .. paralı asker. Roman şövalyelik krizini anlatıyor. Romanda alt sınıftan biri olmalı mutlaka… Aslında kahraman olamayan kahraman. Aynı zamanda göstermelik bir ‘demokrat’ insan modeli… şövalyelik artık belli arenalara gösteri unsuruna dönüşerek devam ediyor.. sporun centilmenleri böylece üretiliyor. “Salon erkekleri, kadınları” tarzında… Diğer taraftan, aylak insan kitabı roman; yani seyahat eden.. Roman da roman okuyan da bu insanlardan oluşur. Buradaki “demokrasi” anlayışı da bazı aylak insan uğraşı olarak tanımlanmıştır. Romans da yüksek edebiyata girmeyen demektir zaten. Roman kültürü gezinti kültürü.. Gerçek hayat… idealler hayatlar arasındaki kırıklıklar. Romanın mitleri olan, Faust, Don Kişot, Don Juan, Robinson Cruisoue.. Bunlar aslında arketiplerdir…yani boş kalıplar… Bu hem psikolojik anlamda hem de sanat evreni olarak böyledir. George Orwell’in vurguladığı gibi herkeste bir parçası vardır roman kahramanlarının. Don Kişot İncil’den sonra en çok üzerinde çalışılan eser… Picasso (en bilindik) Dali, Gustavo Dore gibi pekçok ressam tarafından çizilmiştir…

 

Gogol şunu kavramıştır: Kapitalistleşme yoluna giren topluma ayna tutacak olan romanın, kahramanı değil, anti-kahramanı olabilir ancak. Daha ilk sayfada, kitabını “Rus insanının eksiklerini, ayıplarını göstermek için” yazdığını söylüyor; “üstünlüklerini, erdemlerini göstermek için değil.” Erdemli insanın, ufukta beliren yeni toplumda tutunamayacağını sezmiştir ve erdemsizin “destansı şiirini” yazmak istemektedir. Bu küçük insanın keşfidir. Bediüzzaman ona ‘şu medeniyet’ der. Bugün sinemanın da geldiği noktada Batman’ın antikahramanı olan Joker kahraman yerine geçmiştir. Hem de yok ederek. Korkunç, çirkin, iğrenç eski dönemde de merkezdeydi; “Grotesque” deniyor buna… Bundan kurtularak yontulmak, güzeli keşfetmek.. Buradan insan biçimini keşfetmek: Rönesans bunu denedi. Modernizm tekrar çirkinlikle barıştı. Grotesque alt sınıfın en sevdiği şeydir çünkü. Meselâ dizilerdeki kötü karakterler… Karikatür İtalyanca “karikare”den gelir, yani saldırmak… Cool olmak Alman romantizmin getirdiği ince, solgun olmak, Genç Werter gibi, acılardan beslenir. Romanda iç ses daha çok konuşur. Hesaplaşma, yüzleşme.. içe gömülü benlik. Günce yani, itiraf kültürü Hıristiyanlıktan gelir… İtiraf burada, içi boşaltılmış bir durumdur. Hâlbuki, tövbe ve istiğfar, mümince ve soylu bir tavırdır. Bediüzzaman buradaki doğru mecrayı (akışı) şöyle açıklar: “Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur”. (Lemalar) Romanda bu yoktur. Bu nedenle roman olarak, modern trajik, postmodern ironiktir. Ancak epik ya da destanın işleyişi romanın tam tersidir. James Wood, roman okumak seküler ve dinî haller arasında, olay ve biçim arasında sürekli gidip gelmektir, der. Dolayısıyla, romanın seküler itkisi hayatı genişletmek ve uzatmaya yöneliktir; roman sıradanlığın hisselerinin büyük tüccarıdır. Hayatımızdaki olayları genişletmek onları sahnelere ve ayrıntılara dönüştürür; bu olayları gerçek zamana yakın bir ritimde işletmeye gayret eder. Campbell de kahramanı sonunda bir mitolojik sona hazırlar aslında. Ona göre, kahramanın başarılı macerasının sonucu, yaşamın dünyanın gövdesine akışının kilidini açmak ve onu serbest bırakmaktır. Lokman Hekim de ölümsüzlük iksirini bulmayı, bulduysa da içebilmeyi başarabilmiş olması ihtimali üzerine bir kahraman olmuştu. Ancak onunki bir psikolojik durumdan ziyade vicdanî bir hâl bırakmıştı. Mustafa Özel “Gerçekler romanda, Hakikat Kur’an’dadır!” derken işin roman açısından geçiciliğini aktarıyor. Gerçekler geçer, hakikat kalır. İlâhî Komedya bu anlamda cennet, cehennem ve arafta “gerçekten” geçerken hakikatten ise kaçmıştı. Sonunda insanlığın heves ve arzuları ile korkuları ve intikam duyguları gün yüzüne çıktı. Balzac, romanı bir nevi “insandaki hayvanı tanıma” sanatı olarak görüyordu. İnsanlık Komedyası külliyatını tasavvur edişinden 13 yıl sonra yaptığı değerlendirmede (1842), ana fikrinin “insanlıkla hayvanlık arasındaki karşılaştırma” olduğunu söylüyordu. Aslında yalnızca bir tek hayvan söz konusudur. Mustafa Özel “Modernliğin hikayesi olan romanın ana kahramanı insan değil, paradır!” derken işin ucunu Kur’an’ dan gelen hakikat mesleklerini bırakıp gerçeği kovalayan bazı Müslümanlara kadar götürüyor. Özel şu eleştiriyi ortaya bırakıyor: Roman, gerçeklerle dolu hakikatsız hikâyedir. “Büyüden arındırılmış” trajik bir dünyayı büyülüyor. O kadar etkili ki, büyülenmiş Müslümanlar artık “roman tadında” siyer kitapları yazıyor! Hakikati hâl ise şudur: “Sünnet-i Seniye, edebdir. Hiçbir mes’elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeblendirmiş.” Evet siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyeyi bilen, kat’iyyen anlar ki: Edebin enva’ını, Cenab-ı Hak habibinde cem’etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyesini terkeden, edebi terkeder.” (Lemalar) David Kidd ve Emanuele Castano yaptıkları araştırmada kurmaca okumanın insan zihninin işleyişine katkıda bulunup bulunmadığı sorusuna odaklandılar ve katkısı olduğuna dair kanıtlar buldular. Kidd: Anlatımı yoğun edebî romanlar okumayı alışkanlık haline getirenlerin algısı daha kuvvetliyken popüler romanlar okuyanların algısının daha zayıf kaldığını gözlemledik, diyor. Castano ise: Karakterler edebî romanlarda bize meydan okurken, popüler tür romanlarda hikâyede ne olup bittiğini bir an evvel anlamamız için kullanılıyor. Bunlar da sosyal dünyayı, kültürel ve ulusal kimliğimizi öğrenme şeklimizi etkiliyor.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*