Modern insan, her zamankinden daha fazla huzur, denge ve anlam arayışı içerisindedir. Mutlu olmak, kaygılarından kurtulmak, iç dünyasındaki boşluğu doldurmak ve hayatının kontrolünü eline almak ister. Ancak çoğu zaman bu arayışın yönü, insanı kendi köklerinden ve kadim hakikatlerden uzaklaştırabilmektedir. Denize düşen, yılana sarılır demişler. Mesele o denize düşmeden Asâ1 ya sarılabilmekte.
Tarih boyunca ilahî mesajlar insanlığa aynı temel gerçeği hatırlatmıştır: İnsan bu dünyada yolcudur. Nitekim Hz. İsa Aleyhisselâm’ın “Yoldan geçen gibi ol”2 öğüdü ile Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın “Dünyada bir garîb veya bir yolcu gibi ol”3 tavsiyesi aynı hakikate işaret eder. Malum, Cenab-ı Hakk’a vasıl olacak tarikler pek çoktur. Bu dünya bir yolsa, bir sırat-ı müstakîm’i de olmak zorundadır. Bütün bu hak tarikler gücünü tevhid, nübüvvet, haşr, adalet-ibadet esaslarına sahip olan Kur’an’dan, Hak din olan İslam’dan almaktayken; kaynağı bâtıl olan yollar ise gücünü kibir, riya, hile, enaniyet, itaatsizlik, sapkınlık gibi özellikleri olan şeytanî yerden almaktadır. Buna rağmen günümüzde birçok insan, manevî arayışını kendi medeniyet havzasının dışında şekillenen öğretilerde aramaktadır. Bir yanda materyalist kişisel gelişim anlayışları, diğer yanda Uzak Doğu kökenli spiritüel sistemler, insana mutluluk ve dönüşüm vaat etmektedir. Oysa dikkat çekici olan nokta şudur: Kişiler bedenlerine iyi geldiği gerekçesiyle farklı inanç sistemlerine ait ritüelleri benimseyebilirken, aynı beden ve ruh üzerinde derin tesirleri bulunan namaz, oruç, zikir, tefekkür ve ibadet gibi kendi inanç dünyalarına ait uygulamalardan uzak kalabilmektedir. İnsanın bedenine ve ruhuna iyi gelen şeylerin kaynağı üzerine ne kadar düşünüyoruz? Belki bizler düşünüyoruzdur; ancak, derin tefekkür sahibi olmayan, dünyevi yaşantıya odaklanmış, kulluğa gözlerini kapamış; ama yine de bir çıkış yolu, bir hakikat arayan insanlar düşünmüyor, düşünemiyor. Bir uygulamanın bize huzur vermesi, stresten uzaklaştırması veya kendimizi daha iyi hissettirmesi, onun hakikatle olan ilişkisini sorgulamamızı gerektirmez mi? Risale-i Nur’un kendisini “acz, fakr, şefkat, tefekkür” diyerek dört ana unsurda toplaması, ille de manevi hastalıklar diyerek asrın hastalıkları diyerek önemli bir yere dikkatleri celb etmesi ne kadar enteresan değil mi? Bugün kişisel gelişim kültürü çoğu zaman “kendinin en iyi versiyonuna ulaşmak”, “potansiyelini ortaya çıkarmak” ve “kendini gerçekleştirmek” gibi kavramlar etrafında şekillenmektedir. İlk bakışta masum görünen bu söylemler, zaman zaman insanı merkeze alan ve benliği yücelten bir anlayışa dönüşebilmektedir. Başarı, güç ve özgüven arttıkça kişi doğru yolda ilerlediğini zannedebilir; fakat bu ilerleyişin yönü her zaman hakikate çıkmayabilir. Özellikle son yıllarda yoga, meditasyon ve benzeri uygulamalar yalnızca fiziksel egzersiz olarak değil, çoğu zaman ait oldukları metafizik ve spiritüel arka planla birlikte sunulmaktadır. Bu noktada mesele beden hareketlerinin faydalı olup olmamasından ziyade, o hareketlerin beslendiği dünya görüşünün ne olduğudur. Bir ağacın meyvesini değerlendirirken kökünü görmezden gelmek ne kadar abestir, bir öğretinin pratiklerini benimserken onun inanç temellerini yok saymak da o kadar zordur. İslam geleneği insanın iç dünyasını terbiye etmek için asırlar boyunca güçlü bir manevî miras geliştirmiştir. Namazın huzuru, orucun iradeyi güçlendiren yönü, zikrin kalbi arındırması, tefekkürün insana kazandırdığı derinlik ve tasavvufun nefis terbiyesine dair ortaya koyduğu yöntemler, Müslüman toplumların yüzyıllar boyunca başvurduğu manevî kaynaklar olmuştur. Risale-i Nur’un insanın yolculuğunu acz, fakr, şefkat ve tefekkür esasları üzerine inşa etmesi, modern dünyanın sürekli “güçlen”, “daha fazlasını elde et”, “kendini büyüt” çağrısına karşılık “aczini bil” , “sınırlarını fark et”, “sırf kendini değil başkalarını da düşün” , “yaratıcıya yönel” çağrısı bulunmaktadır. Bu iki yaklaşım arasındaki fark, aslında iki farklı insan tasavvurunun da özetidir. Seküler öğretilerde “kendinin en iyi versiyonuna ulaşma” şeklinde “benmerkezci” ve “kendini seven” “kendi mutluluğunu öncüleyen” bir formatta insanlara sunulan kişiselgelişimde kişinin ENE’si yükseliyor, nefsi kabarıyor ve doğru yolda olduğunu zannedip bu girdaptan kurtulamıyor. Haşa “Asana4 benim ibadetim ve bedenim tapınağım” gibi cümleler insanlara söyletiliyor. Adını dahi bilmedikleri sözde putların isimlerini “mantra” ile tekrar ettirilerek yine “başkalarından farklı olma,öne geçme için” güç elde etmeye çalışılıyor.Tevhîd inancına sahip bir dini reddedip kabile zihniyetinden kalma Hinduizm kökenli ritüelistik hareketlere manevi anlamlar yükleniyor. Kundalini (yılan) denilen, bizim tasavvufta köreltmeye çalıştığımız Nefs-i Emmare’yi çeşitli tekniklerle uyandırmaya çalışıp ‘istediği her şeyi elde eden biri’ olmaya çalıştırılıyor. Bu ahir zaman şirk çeşitleri türlü türlü ve çoğu da insanı firavunlaşmaya doğru iten bir yol içermektedir. Bugün, New-Age ve benzeri mistik, ezoterik bâtıl öğretilerin kökenine indiğinizde kişiyi aydınlatma vaadiyle Ulûhiyet iddasına kadar5 vardırmaktadır. Böylece bir damla sudan yaratılan insan, apaçık bir düşman kesiliverir.6 Nefs-i emmareden kurtulup yılanı hayvan seviyesinden Asâ-yı Mûsa seviyesine çıkarabilmek, ya da tam bir tevhid şuuru ile yılanı kılıca dönüştürüp, dilini Zülfikar’ın çatal ucuna çevirebilmek, ancak bu tehlikelerin “farkında” olarak mümkün olabiliyor. Çevremizde bu tür yolları merak eden, başka alternatif arayan dostlarımızı bu camiada olan bitenlerin farkında olduğumuzu, onlara “iyi geldiğini sandıkları şeylerin” zahiren cazip bir ödül görünüp aslında onları zehirleyecek, nefsinin esiri edecek ve sonunda çok büyük felakete sürükleyecek yanılsama ve tuzak olduğu konusunda uyarmanın bir görev olduğu bilincinde olalım. Binlerce yıldır uygulanagelen; doğruluğu tecrübe edilmiş, kaynağını mutlak kudret sahibi, vaadinden asla dönmeyen Rabbimizden alan iman, ihlas, ibadet ve takva gibi manevi değerler varken; nefsimizi seyr-i sülûk yolunda terbiye ederek İnsan-ı Kâmil mertebesine ulaştırmak ve “razı olunan nefis” seviyesine yükseltmek mümkünken, neden nefs-i emmârenin esiri olalım? Hz. Yusuf ’un (a.s.) Yusuf Sûresi 53. Ayette işaret ettiği gibi: “Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis, Rabbimin merhamet ettiği hariç, daima kötülüğü emreder.” Buna rağmen, kaynağını karanlık ve nefsânî yönlerden alan, hükmü ancak Hz. Musa’nın (a.s.) asâsını veya Hz. Ali’nin (r.a.) Zülfikâr’ını görene kadar sürebilecek birtakımispirtizma ve gizemli güçlerin peşine düşmek insanı hakikatten uzaklaştıran büyük bir nankörlük ve bedbahtlıktır.İnsan için en güvenli yol, kaynağını ilahî vahiyden alan ve asırlar boyunca milyonlarca insanın hayatında tecrübe edilmiş olan hakikat yolunu yeniden hatırlamaktır. Çünkü bedenin ihtiyaçları kadar ruhun ihtiyaçları da vardır. Ve ruh; ancak yaratıldığı kaynağa yöneldiğinde gerçek huzuru bulabilir. Bizden istenen, bu dünyadaki nihai amacımız da budur.
Dipnotlar:
- “Biz de Mûsâ’ya: “Asânı yere at!” diye vahyettik. Bir
de baktılar ki; Asâ, sihirbazların büyü adına ortaya
koydukları ne varsa hepsini yuttu.” Araf Sûresi 117. Ayet
Meali
- “St. Thomas’ya göre İncil veya Hz. İsa(a.s)’nın 114 Hadisi”,
Ahmed Yüksel Özemre, 42. Hadis
- Hadis-i Şerif, (Tirmizi, Zühd, 25)
- Asana: Yoga uygulamalarındaki beden duruşlarına
verilen isimdir.
- Bkz. Naziat Suresi 24. Ayet Meali
- Bkz. Yasin Suresi 77. Ayet Meali

İlk yorumu siz yazın