Biçim

Konfüçyüs’e atfedilen bir söz var: “Eğer bir yerde biçim özü unutuyorsa, bilin ki orada yüzeysellik vardır. Eğer bir yerde öz biçimi unutuyorsa, bilin ki orada kabalık vardır. Eğer bir yerde ikisi birden unutuluyorsa, bilin ki orada seçkinlik vardır.” Biçim ve estetik algısı hakikatin izini sürmede değerli işaretlerdir. Bilimler gibi, işaret taşları döşenerek yollar açılır ki, herkes yürüyebilsin.

Burada biçim algısı doğruluğun takibini kolaylaştırır. Nezih ve kolay bir varlık izi evrensel bir hesabı işin içine katmalıdır. Bugün algoritma ile sıkça tekrarlanan işin matematiği kolaycılığı değil ama kolaylığı biçim üzerinden açıklayabilir. Rönesans bunu yaparak başladı. Leonardo da Vinci “Resim bir bilimdir ve tüm bilimler matematiğe dayanır. İnsanın ortaya koyduğu hiçbir şey; matematikte yerini bulmaksızın bilim olamaz” derken bir biçim algısı koymuştu. Bu bir anlamda uzay ve zamanı geometri ile açıklamayı zorunlu kılıyordu. Meselenin hakikat boyutunu ancak insan bilinci bulabilirdi. Mimar Turgut Cansever “Bilinci biçimler dünyasına yansıtmaktır, yapmak istediğim” demek suretiyle buna vurgu yapıyordu. Biçim ve algıların hakikat yolculuğu bilinçle anlam kazansa da yine tamamlanmış sayılmaz.

Nitekim, Bediüzzaman “Tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, tasdik-i aklîden, iz’an-ı kalbîden ayrıdırlar” diyerek işin geometriden ayrı matematiğini açıklıyordu. Yani zihnin çarklarında çıkan her biçim hakikatten ayrıdırlar, zihnîdir. Çünkü malzemeleri imkân-ı zihni de denilen olası uzaylarla etkileşimden, vehimlerden bulduğu resim ve görüntülerden ayrı kalamaz. Bu yüzden hesabı erken kapatan “aceleci/hesapsız/operasyonel algılanmış adam” yani; “Vesveseli adam, imkân-ı zâtî ile imkân-ı zihnîyi birbiriyle iltibas eder. Yani: Bir şeyi zâtında mümkün görse, o şeyi zihnen dahi mümkün ve aklen meşkuk tevehhüm eder.

Halbuki İlm-i Kelâm’ın kaidelerindendir ki: İmkân-ı zâtî ise, yakîn-i ilmîye münafî değil ve zaruret-i zihniyeye zıddiyeti yoktur. Meselâ: Şu dakikada Karadeniz’in yere batması, zâtında mümkündür ve o imkân-ı zâtî ile muhtemeldir. Halbuki yakînen, o denizin yerinde olduğunu hükmediyoruz, şübhesiz biliyoruz. Ve o ihtimal-i imkânî ve o imkân-ı zâtî, bize şek vermez, bir şübhe getirmez, yakînimizi bozmaz. Meselâ: Şu güneş zâtında mümkündür ki, bugün gurub etmesin veya yarın tulû’ etmesin. Halbuki bu imkân yakînimize zarar vermez, şübhe getirmez.” (Sözler) Bediüzzaman’ın uzay-zamanın mimarisini bir kaç cümle ile ifade edebilmesi harikadır. Bunun ifadedeki yansımaları söz ve biçim olarak doğru yerini bulmak durumundadır. Bununla ilgili Üstad, beyanın felsefesinden bahseder. Şiirin hakikati veya beyanın felsefesi olmazsa hayal, gûlyabani gibi bir biçim alır, dinleyene hayretten başka birşey vermez. Biçimler yersiz, yurtsuz ve sonuçsuz kalır. Bunun için zihnin çarklarının doğru sistemle çalışması mitolojiden ayrı, hakikate bağlı bir yapı ile mümkündür. “Belâgatın ukde-i hayatiyesi, tabir-i diğer ile beyanın felsefesi veyahut şiirin hikmeti ise; hariciyatın nevamisi ve mekayisini temessül etmektir. Şöyle: Hakaik-i hariciyedeki kanunları kıyas-ı temsilî cihetiyle ve deveran tarîkiyle ve vehmin tasarrufuyla şâirane olan maneviyat ve ahvalde yerleştirmektir. Demek âyine gibi hariçten in’ikas eden hakikatın şualarını temessül eder. Güya kendi san’at-ı hayaliyesiyle ve nakş-ı kelâmîsiyle hilkat ve tabiatı taklid ve muhakât eder. Evet kelâmda hakikat olmaz ise de, en ekall şebih ve nizamından istimdad etmek ve onun danesi üzerinde sünbüllenmek gerektir. Fakat her danenin mahsus bir sünbülü vardır. Bir buğday bir ağaç kadar sünbüllenmez. Felsefe-i beyan nazara alınmaz ise; belâgat hurafat gibi hayal gul gibi sâmi’e hayretten başka bir faide vermez.” (Muhakemat)

İlk yorumu siz yazın

Bir yorum yazın

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*