Kalbin İhtiyacı Olan Sesi Aç, Tefekkür Vakti

Günümüz hayatı insanı meşgul eden gürültüden ibarettir. Sabah gözümüzü açtığımız andan gece uykuya daldığımız dakikaya kadar telefonların bitmeyen bildirimleri, kısa bir vakit haz ve sosyal medyanın getirdiği dünyevî meşguliyetlerin içindeyiz. Her an bir yere yetişmek, gündemden haberi olmak zorunda hissediyoruz. Fakat dünyaya bu kadar bağlı yaşıyorken, ruhumuzla yabancılaşıyoruz. Ekranlarda gördüğümüz şeyler anlık rahatlamalar sağlasa dahi, günün sonunda kalbimizde büyük bir boşluk oluyor. Ruhumuzun yalnızlığı, asıl açık olması gereken kanalları sessize almasından kaynaklanıyor.

Otuz Üçüncü Söz, günümüzün yalnızlığına kâinatın yaratılış bahsi üzerinden bizlere büyük bir izah sunuyor. Bedîüzzaman Said Nursî, kâinatı sarsılmaz kurallarla örülmüş büyük bir saraya benzetmektedir. Otuz Üçüncü Söz’de kâinatın var oluş iradesi şu şekilde ifade ediliyor. “Sâni’-i Zülcelal, Hâkim-i Hakîm, Adl-i Hakem ve bin bir esma-yı kudsiye ile müsemma Fâtır-ı Bîmisal, şu âlem-i ekber olan kâinat sarayının ve hilkat şeceresinin icadını irade etti.”¹ Bu cümlede geçen Sâni’, Hâkim ve Adl gibi isimler, yaratılışın başıboş olmadığını, mutlak adalet, hikmet ve sanatla şekillendiğini gösterir.

Her şeybelirli kurallarla inşa edilmeye başlanır. “Altı günde o sarayın, o şecerenin esasatını desatir-i hikmet ve kavanin-i ilm-i ezelîsi ile vaz’etti.”¹ Buradaki ‘altı gün’ ifadesi, kâinatın bir anda değil, aşama aşama ve ezelî ilmin koyduğu hikmet kanunlarıyla kurulduğunu beyan eder. Bizler bugün fenlerin ve teknolojinin vesilesiyle yerçekimi, termodinamik veya galaksilerin dönüş hızları gibi en detaylı kuralları inceliyoruz. Cenâb-ı Hak, temel diye nitelendirdiğimiz unsurları koyduktan sonra dünyayı ve semayı bir düzen içine almıştır. “Sonra ulvi ve süflî tabakata ve dallara ayırıp kaza ve kader desatiri ile tafsil ve tasvir etti.”¹ Bediüzzaman Hazretleri burada, kâinatın kader planıyla yukarı ve aşağı tabakalara ayrılarak detaylandırıldığını belirtmektedir. Ardından gözümüzle gördüğümüz süsleme ise dünyamızı yaşanabilir bir çehreye büründürmektedir. “Sonra her şeyi, her bir âlemi ona lâyık bir tarzda, mesela semayı yıldızlarla, zemini çiçeklerle tezyin ettiği gibi süslendirip tezyin etti.”¹ Bu cümle, kâinattaki güzelliğin tesadüfî olmadığını, gökteki yıldızdan yerdeki çimene kadar her şeyin özel bir şekilde var edildiğini net bir şekilde ortaya koyuyor. İşte tam bu anda insanın dünyevî çıkmazı baş gösterir. Kâinat o kadar büyük ve kuralları o kadar umumidir ki, insan bu çarkların arasında kendini önemsiz hissedebilir fakat Kur’an-ı Kerim, insanın kendi ruhunu sorgulamasına Fussilet Sûresi’ndeki şu ayetle cevap veriyor. “Varlığımızın delillerini, (kainattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur’an’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin, her şeye şahit olması yetmez mi?”² Bu ayet, insanların hem dış dünyayı gözlemleyerek hem de kendi içini inceleyerek hakikati bulabileceğini söylemektedir. Yaratılıştan kıyamete kadar uzanan süreçte umumî kuralların olduğu, ferdin değersiz olduğu anlamına gelmez. Otuz Üçüncü Söz’de, bu genel kanunların insanı ezmesine izin verilmediği şu şekilde beyan ediliyor.

“Sonra bu kanun‑u küllînin tazyikinden feryat eden fertlere Rahman-ı Rahîm isimlerini hususi bir surette imdada yetiştirdi.”¹ Bu izah, kâinattaki fizik veya tabiat kanunlarının ağırlığı altında zorluk çeken, acizliğini anlayan insanın feryadına Allah’ın şefkat ve merhamet isimleriyle yetiştiğini netleştiriyor. Yani nizam ne kadar büyük olursa olsun, Allah kuluna şah damarından daha yakındır ve onunla hususi olarak ilgilenir. “Demek, o küllî ve umumî desatiri içinde hususi ihsanatı, hususi imdatları, hususi cilveleri var ki her şey her vakit her hâceti için ondan istimdad eder, ona bakabilir.”¹ Buradaki ‘hususi imdat’ ifadesi, her varlığın doğrudan Allah’tan yardım isteyebileceğini ve dualarının işitildiğini açıklıyor. Sanatkâr-ı Zülcelal, insanı bu dünyada bağlantısız bırakmamıştır. Zira: “Sonra her menzilden her tabakadan her âlemden her taifeden her fertten her şeyden kendini gösterecek yani vücudunu ve vahdetini bildirecek pencereler açmış”¹ denilerek, kâinattaki her şeyin Allah’ın varlığına birer işaret olduğu izah edilmiş. Bu işaretlerin ve bağlantı kanallarının en yakını ise insanın kalbindedir.

“Her kalp içinde bir telefon bırakmış.”¹ Bediüzzaman Hazretleri bu ifadeyle, insanın hiçbir aracıya, sebebe veya dünyevî makama ihtiyaç duymadan doğrudan doğruya Allah ile iletişim kurabileceğini ifade etmiştir. Kalp telefonunu aktif hale getirmek içinse dünyevî sebepleri arkada bırakıp doğrudan Allah’a yönelmek gereklidir. Bu telefon, maddi şebekeler gibi kesintiye uğramaz, uğratılmaz. Kul ne zaman ellerini açıp içten bir dua etse, o telefonu kullanmış olur.

“Kulun Rabbine en yakın olduğu hal secde halidir. İşte bu sebeple secdede çok dua etmeye bakın!”³ Bu hadiste, secdedeki insanın tüm dünyevî bağları kestiğini ve Rabbi ile en net bağlantı anına ulaştığını açıklanıyor. Bugün biz gençler olarak önümüzdeki mesele, kalp telefonunu açmaktır. Medya bizi dış görünüşe aldatıp manadan uzaklaştırırken, kalbimizdeki telefonun sesi dünyevî gürültülerin arasında kalıyor. Hakiki huzur, anlık haz verip vakti heba eden ekranda değil; tefekkürün sessizliğinde bulunabilir. Dünyevî hayatımızı belirli sürelerle sessize almak, kalbimizin derinliklerindeki hususî hattı fark etmemizi sağlar. Bizi her an dinleyen ve her derdimize merhametiyle cevap veren Rabbimize kalbimizi yöneltmek, en asgari kabul edecek olursak yaratılışımızın borcudur. Vaktimizin bazı kısımlarını Rabbimize ayırmak ne kadar zor gelir?

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*