Dünyaya gözümüzü açtığımızda heybetli bir kitabın ilk sayfalarını seyrederiz. Seyrettiklerimizi anlamak ve anlamlandırmak için verilen sürede bir kitapla muhatap olduğumuzun farkında olabilirsek işte o zaman keyifli bir okuyuş süreci başlıyor. Kâinat dediğimiz bu külliyat; satır satır, zerre zerre okunmayı icap eden muazzam bir kitap. Çünkü kâinat, tüm içeriğiyle beraber her tecellisiyle keşfedilmeyi bekleyen canlı bir metindir; adeta muazzam bir kütüphanedir. Kaf Suresi 6. Ayet-i Celilesinde şöyle buyrulur: “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı?
Onu nasıl bina ettik, nasıl donattık! Onda hiçbir düzensizlik ve eksiklik yoktur.” Rabbimiz bizden “bakmaktan” “görmeye” doğru giden şuurlu bir farkındalık istiyor. Sıradan bir bakış değil; ibret, hayranlık ve anlam arayışı içinde bir bakış… Her gün gördüğümüz o gökyüzü, alışkanlık perdesiyle sıradanlaşır. Ayet, alışkanlık perdesinin ötesine geçip hayretle yaklaşmamızı ister. Bu açıdan kâinata da ülfet perdesini yırtarak bakmayı ve onu okumayı zaruri kılıyor. Peki, bu sonsuz düzene hangi nazardan bakmalı? Hakikatin idrakine ilk olarak hangi durakla başlamalı? Dahası, bu muazzam yüzleşmeye ruhumuz ve zihnimiz gerçekten hazır mı? Nedir bu gökkubenin altında ve üstünde ince ince dokunmuş, işlenmiş gizemler? Şayet bu gibi sualler zihin ve kalbimizin bir köşesinde uyanışa vesile olduysa buyurun; bu muazzam tefekkür ikliminde kelimelerin kalbine ve ruhuna inelim ve meramımızın kapısını birlikte aralayalım. İçinde bulunduğumuz kâinatı, evreni ve dünyamızı bir bütün olarak düşünelim. İnsan, bu devasa bütünün içinde anlam kazanmak, bir “mana arayışı” sürdürmek üzere dünyaya gönderilmiştir. İnsanın bu arayış yolculuğu, zihnindeki suallere aldığı ikna edici izahlarla kıymetlenirken; bazen de beşerin bulaşık eliyle, amacından sapıyor maalesef.
Tam da bu noktada Bediüzzaman Said Nursî, yaratılışın en yüksek gayesinin Allah’a iman etmek olduğunu söyler ve insanın erişebileceği en yüksek mertebenin O’nu tanımak (marifetullah) olduğunu belirtir. İşte kâinatı okumak ve tanımak, tam da bu yüksek gaye için zorunludur. İnsan; derin bir tefekkür haliyle kendi yaratılışını, gökteki yıldızları, açan bir çiçeği, mevsimlerin kusursuz dönüşümünü, kısacası gözünün gördüğü ve göremediği tüm hakikatleri birer kitap gibi okuyup anlamalıdır. Çünkü bütün bu muazzam düzen, ancak mükemmel bir Yaratıcının mutlak eseri olarak açıklanabilir. Kâinatı anlamak için Bediüzzaman Hazretleri, bize “ene” ve “zerre” bahsinde bir ölçü sunar. İnsan; kendi aczini, fakirliğini ve sınırlarını fark ettiği an, kâinatı ve onun mutlak Sanatkârını çok daha doğru bir şekilde idrak etmeye başlar. İnsan, bu devasa sistem içinde adeta saygılı bir misafir gibi hareket ettiğinde, kendisini var eden Yaratıcıya karşı derin bir bağ ve sevgi hisseder. Biliriz ki insan, ancak tanıdığını sever; bu tanımanın getirdiği sevgiden ise benzersiz bir manevi lezzet hasıl olur. Aksi takdirde, kâinat kitabını okumayan, onunla bağı kopan modern insan, bütünüyle anlamsızlığa, varoluşsal bir boşluğa ve derin bir ümitsizlik girdabına mahkûm olmaktadır. Hâlbuki kâinatta her an müşahede edilen o muazzam mizan ve mükemmel nizam, her şeyin mutlak bir hikmete binaen yaratıldığını açıkça ispat etmektedir. Bütün bu deliller, kâinatın asla başıboş ve anlamsız olmadığının en büyük kanıtıdır. Telaş Çağında Durup Nefes Almak Peki, bugün ne yapıyoruz ve asıl ne yapmamız lazım? Son derece karmaşık süreçlerin içerisinden geçiyoruz. Sürekli bir telaş halindeyiz. Bitmek bilmeyen sınavlar, uzayıp giden trafik kuyrukları, yetiştirilmesi gereken işler…
Hep bir yerlere yetişmek zorundayız sanki. Bir an dursak, başımızı kaldırıp gökyüzüne baksak dünya başımıza yıkılacak, bütün işler aksayacakmış gibi hissediyoruz. Bu koşuşmalar içinde ruhumuz, bedenimize yetişmeye çalışmaktan yorulmuş durumda. Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine göre; insan yalnızca dünya hayatıyla sınırlı bir varlık olarak görüldüğünde, davranışlarını düzenleyen derin bir hesap ve sorumluluk bilincinden mahrum kalabilir. Dünyayı ebedi sanıp koştururken aslında büyük resmi kaçırır. Oysa haşir inancı (ahiret hakikati), insanın hiçbir fiilinin sonuçsuz kalmadığını, her davranışın ilahi adalet terazisinde bir anlam kazandığını bize hatırlatır. Bu hatırlatma, modern hayatın üzerimize yıktığı o anlamsız telaşı dindirip bizi sükunete davet eder.[1] Sessizliği İstemek ve Sessizliği hissetmek Artık dünyamız sürekli gürültü üretiyor. Zihnimizi ve ruhumuzu bu gürültüden arındırmak için yavaşlamalı, sessizliğe bürünmeliyiz. Vicdanımızın sesini susturmadan, duyularımızı yeniden doğaya ve kâinata açmalıyız. Evrenin bu göz kamaştırıcı sonsuzluğu karşısında hem kendi fiziksel küçüklüğümüzü kabullenmeli hem de ruhumuzda taşıdığımız o eşsiz, devasa anlamı fark etmeliyiz. Ancak o zaman kâinat denen o en büyük kitabı hakkıyla okumaya başlayabiliriz.
Kâinat kitabı da Nakkaş-ı Ezelînin vücub-u vücuduna bağlıdır. Sarhoş olmayanlar, ancak Nakkaş-ı Ezelîye iman etmekle kitab-ı kâinata şahit olabilirler.(2) Kâinat ancak Ezeli Sanatkar’ın varlığıyla anlam kazanır; maddede boğulmayıp manaya kıymet veren zihinler ancak O’na inanarak bu evrendeki sanatı okuyup görebilir. Kâinatı hakkıyla okumayı, anlamayı ve hayatımıza hayat kılmayı Allah nasibimiz etsin. Âmin…
Dipnotlar:
- Köprü Dergisi Sayı 172.
- Mesnevi-i Nûriye, Lasiyyemalar.

İlk yorumu siz yazın