Biçim-2

“Biçim her zaman konunun temel önemde olduğu bir tutkuyla orantılıdır”, sonucuna varır Giacometti. Dolayısıyla, araştırmamız gereken şey, konunun ve tutkunun kaynağıdır; bunun da ille Freud’un ileri sürdüğü kaynak olması gerekmez. Matisse’e yazdığı bir mektubunda şöyle anlatıyor: “Bir figürün bütününü yakalamaya olanak yoktu (modele çok yakın çalışıyorduk ve bir ayrıntıdan, örneğin topuktan ya da burundan yola çıktığınızda, bir bütüne varmanıza hiç olanak yoktu). Buna karşın bir ayrıntıyı, örneğin burnun ucunu çözümlemekle işe başladığınızda da yitip gidiyordunuz. İnsan orada tüm yaşamı boyunca kalabilir, yine de bir sonuca ulaşmayabilirdi. Biçim bozuluyor, bu, karanlık ve derin bir boşlukta devinen tanecikler gibi değil, burnun bir kanadıyla öteki kanadı arasındaki mesafe Sahra gibi, sınırı yok, devinimsiz kılınabilecek hiçbir şey yok, her şey elinizden kaçıp gidiyor. (Yazılar, Alberto Giacometti) Ben, yine de gördüğüm şeyi biraz olsun gerçekleştirmek istediğimden, çaresizlik içinde, evde, belleğimi kullanarak çalışmaya başladım. Birazıyla da olsa, bu felaketten kurtarabileceğim şeyi gerçekleştirmeye çalıştım. Kübizme yaklaşan birçok deneme yaptıktan sonra, gerçeklik hakkındaki görüşüme daha yakın nesneler yapmam ve bunu mutlaka yakalamam (bunu açıklamak çok uzun sürer) gerektiği sonucuna vardım. Bu çalışmalar bana, gerçeklik hakkında sahip olduğum görüşün belirli bir bölümünü veriyordu; ne var ki, bütün için duyumsadığım şey eksik kalıyordu; bir yapı, onda bulduğum keskin bir yan, boşluk içinde bir tür iskelet, işte eksik kalan şeyler bunlardı.

Figürler bana göre, hiçbir zaman yoğun birer kütle değil, saydam konstrüksiyonlardı. Yeniden her türlü denemeyi yaptıktan sonra, içleri boş kafesler tasarladım; bunları bir marangoza, ağaçtan yaptırttım. Gerçeklikte beni etkileyen bir üçüncü öge daha vardı ki bu, devinimdi. Tüm çabalarıma karşın, devindiği izlenimi veren bir yontu, örneğin ilerleyen bir bacak, yukarı kalkan bir kol, yana bakan bir baş yapmayı o zamana kadar başaramamıştım. Ancak gerçek yaşamda gerçekleştirebildiğim bu devinimler, yontularımda da varmış duygusu uyandırmak istiyordum. Birbirlerine oranla devinim içinde olan birçok nesne. Ne var ki bütün bunlar beni dış gerçeklikten uzaklaştırıyordu, nesnelerin konstrüksiyonunu, yalnızca onların var olmaları için gerçekleştirme tutkusu içindeydim. Bu nesnelerde, çok değerli, çok klasik bir yan vardı; gerçekliğin bana başka türlü görünmesi, kafamı karıştırıyordu. O sıralarda bütün bunlar bana biraz kaba, değersiz, atılması gereken öğeler gibi geliyordu. Bütün bunları çok üstünkörü söyledim. Temelsiz ve değersiz nesneler, atılması gereken nesneler. Beni bundan böyle ilgilendiren, nesnelerin dış biçimleri değil, benim kendi yaşamımda gerçek olarak duyumsadığım şeylerdi. (Daha önceki yıllar boyunca [Akademi dönemi] bana göre, yaşam ile çalışma arasında sevimsiz bir karşıtlık vardı, biri ötekini engelliyordu. Bu işin çözümünü bulamıyordum. (Giacometti). Bediüzzaman Giacometti’nin testlerini tasdik edip hakikatle bağını bir çırpıda kuruveriyor: “Mümkin ünvanı altındaki eşyanın vücudunda tegayyür var. Yani keyfiyetleri, halleri değişir. Binaenaleyh mümkin olan bir şeyin daima bir halde tevakkuf ve sükût etmekle atalette kalması, o şeyin ahval ve keyfiyetleri için bir nevi ademdir.

Çünki o şeyin istikbal halleri ademde kalır, yol bulup vücuda gelemez. Adem ise büyük bir elem ve bir şerr-i mahzdır. Binaenaleyh faaliyette lezzet olduğu gibi, ahval ve şuunatta da bir tebeddül olup, bu tahavvül ve tebeddülden neş’et eden teessürat, teellümat, bir cihetten çirkin ise de birkaç cihetten de güzeldir. Evet bir şeyin şekillerinde vukua gelen devir ve teslim sırasında gidenler müteessir, gelenler de memnun olurlar. Ve bu sayede hayat tasaffi eder, temizlenir. Vücud da teceddüd eder.” (Mesnevi-i Nuriye) Mimar Turgut Cansever 8 Temmuz 2002 tarihli konuşmasında İslâm’da biçim üretimini şöyle açıklamıştı: Matematik İslam dininde diğer tüm dinlerden fazla rol oynamıştır. İslam sanatı, kutsal mekanlarda insan ve hayvan imgelerinin kullanılmasının yasak olması nedeniyle, binaların duvarları, tavanları ve zeminine yerleştirilen dahiyane mozaik biçimleriyle temsil edilmiştir. Müslüman zanaatkarların desenlerinde meydana getirdiği simetriler ve sonsuz döngüler bir sonsuzluk alegorisi, dünyanın kutsal matematiksel düzeninin bir ifadesiydiler.

Bu gelenek MS 8. yüzyılda, İslamîyet’in ilk dönemlerinde başladı. Zanaatkarlar Roma ve Pers kültürlerinden gelen motifleri aldılar ve onlardan yeni görsel ifade biçimleri geliştirdiler. Tarihin bu dönemi İslam Kültürü’nün altın çağıydı: Önceki medeniyetlerin birçok kazanımı bu dönemde korundu ve daha da geliştirildi. Bu süreç, bilimde ve matematikte önemli gelişmeleri beraberinde getirdi. Bu gelişmelere, İslamî sanatta soyut formların ve ileri düzey geometrinin gittikçe kompleks hale gelen kullanımı eşlik etti. Bu tasarımlar, göze çarpan karmaşıklıklarına rağmen aslında çizimleri için gerekli olan sezgi, sabır ve bir cetvel ile pergeldi… Cansever’in tekrar ettiği doğru biçimi ifade ediyordu. “Sanat eseri bir şekiller bütünüdür ve onu sanat eseri yapan şey, onun şekilleriyle tekabül ettiği gerçeğin yüceliğidir”. Seyyid Hüseyin Nasr, bunu tekrarlayarak bir hatırlatmayı da yapıyordu: “İslamda iç hayatı anlamak, ilahi güzelliğin hem sanat hem de tabiat üzerindeki etkisine değinilmediği zaman eksik kalır. İslâmî sanat şekil dünyasıyla uğraşsa bile tüm özgün kutsal sanatlar gibi iç yaşama açılan bir kapıdır.”

İlk yorumu siz yazın

Bir yorum yazın

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*