Başka bir cihetten bakıldığında ahir zaman, tam anlamıyla bir “kimlik gösterme” zamanıdır. Zira insan, artık sosyal mecralarda takip ettiklerinden, beğendiklerinden ve etkileşime girdiklerinden ibaret hale geldi. Eskilerin deyimiyle “İnsan, yediklerinden ibarettir.” Yediklerimizin ve içtiklerimizin beden ve ruh sağlığımız üzerindeki tesiri inkâr edilemez bir vakıadır. Aynı şekilde; farklı isimlerle hayatımıza giren sosyal uygulamalarda geçirdiğimiz vakitlerin, takip ettiğimiz hesapların ve attığımız beğenilerin de karakterimiz ve ahlakımız üzerindeki etkisi en az yediklerimiz kadar fazladır. Hâl böyleyken kendimize çeki düzen vermek zorundayız. Kullanılan programların, uygulamaların ve dijitalde harcanan vakitlerin belirli bir nizama tabi tutulması gerekiyor. Elbette bahsettiğim bu sorumluluk, dinen hassas bir teraziye sahip olanlar içindir. Son zamanlarda sıkça işittiğimiz bir kavram var: “Dijital ayak izi.” Sanal dünyada bıraktığımız bu ayak izlerinin, insanın ahlâkî ve ruhî kimliğini doğrudan şekillendirdiğine inanıyorum. Bu yüzden kullandığımız her mecrayı, İslamî ve ahlâkî ölçüleri gözeterek kullanmak durumundayız. Şimdi, gerçek kimliğimizi ortaya koyma zamanıdır! Bahsettiğim durum, elbette rutin bir kolluk kuvveti denetimi değildir; hakikatin sözcüsü olma mesuliyetidir. Çevremizde denizler yahut devasa nehirler bulunmayabilir; yine de kendi gemimizi inşa etmeye başlamak mecburiyetindeyiz. Her an hazırlıklı olmalı, karşılaştığımız her fırsatı en hayırlı şekilde değerlendirmeliyiz.
Nitekim amel defterimiz, kısacık bir ömrün neticesinde şekilleniyor ve şahsiyetimiz attığımız adımlarla ortaya çıkıyor. Dijital mecraları rastgele değil; dini ve ahlâkî bilincimize uygun bir öz denetimle kullanmak zorundayız. Çünkü her hâlimiz, her kelamımız ve her tıkımız mutlak bir kayıt altındadır. Özellikle son yirmi yılda dijital ayak izlerimiz ile amellerimiz adeta birbiriyle örtüşür hale geldi. Günlük hayatta kullandığımız uygulamaların, art niyetli çevreler tarafından aleyhimize bir yargılama ve mahkûmiyet aracına dönüştürülme ihtimali her zaman vardır. Bu tablo, 20 ila 40 yıllık geçici dünya hayatımız açısından ciddi bir sorumluluk yüklediği gibi; işin uhrevi boyutunda, ebedi hayatımızın şekillenmesinde de lehimize yahut aleyhimize birer şahit olacaktır. Tam da bu noktada Hz. Yunus’un (a.s.) kıssası, günümüz insanının manevî dünyasına çok derin bir ışık tutar. Fırtınalı bir gecede denize atılan ve devasa bir balık tarafından yutulan Hz. Yunus, insan için tüm maddî sebeplerin tükendiği o çaresiz anda yalnızca Allah’a sığınmış; içtenlikle ettiği münacat sayesinde sahil-i selamete ulaşmıştır. Olayın ruhunu bugünün dünyasına uyarladığımızda, kendi manevî tablomuzun Hz. Yunus’unkinden katbekat daha tehlikeli olduğunu görürüz. Bediüzzaman Hazretleri’nin de ifade ettiği gibi: “Heva-yı nefsimiz, hutumuzdur; hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor.” (Lem’alar, 1. Lem’a) Hz. Yunus Aleyhisselam’ın karşı karşıya kaldığı tehlike, en fazla yüz yıllık geçici dünya hayatına yönelikti. Oysa bizler; her an dijital ve nefsi dalgalarla boğuşan, ebedi saadetimizi tehdit eden dehşetli bir manevî fırtınanın tam ortasındayız. Bu farkındalıkla, içinde bulunduğumuz şartlar ne olursa olsun; dijitalde ve hakikatte hayatımızı İslamî bir hassasiyet, yüksek bir şuur ve sarsılmaz bir kararlılıkla yaşamak zorundayız. Şahsiyetin teşekkülü sadece bireyde başlayıp biten bir süreç değildir; işin göz ardı edilemez bir de toplumsal boyutu vardır.
İslam’ı şahsiyetiyle temsil eden ve toplumda yaşanmasını dert edinen medya mensuplarının ve yayıncıların, Müslümanca bir duruşla kamuoyuna hitap etmeleri ve ilanda bulunmaları kaçınılmaz bir görevdir. Son Söz Niyetine: Parmak uçlarımızla dokunduğumuz, tıkladığımız ekranlar, geçici birer eğlence aracı değil; ebedi hayatımızın şahitleridir aynı zamanda. Unutmayalım ki dijital alemde bıraktığımız her iz, ruhumuzun aynası ve amel defterimizin birer parçasıdır. Klavyelerin ve ekranların arkasına saklanmadan dijital ayak izlerimizi İslamî bir şuurla kullanıp varsa nahoş durumları istiğfar silahıyla temizleyerek hakiki Müslümanca kimliğimizi hem bireysel hayatımızda hem de yayınlarımızda ortaya koyma zamanıdır artık geç olmadan. Hülâsa: Nefsin ve dijital medyanın devasa dalgaları ruhumuzu yutmaya çalışırken, bize düşen Hz. Yunus’ça bir samimiyetle öz denetimimize sarılmaktır. Allah bizleri, dijital mecralarda nahoş ve ileride bizlere zararı kesin olacak izler bırakan değil; hakikatin izini süren, attığı her adımı, bastığı her tuşu ve izlediği her nesneyi İslamî bir hassasiyetle tartan kullarından eylesin.
Amin. “Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhamı, Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.” Din, vatan ve hürriyet şairimiz Mehmet Âkif ’in bu sözü, bizler için hem yol gösterici bir rol model hem de ibret kaynağıdır. Her çağın ve zamanın şartları farklı olsa da bulunduğumuz her alanda İslam’ın izzetine uygun davranmak ve inancımızın güzelliklerini hâl ve hareketlerimizle yansıtmak, hiç şüphesiz hem dünyamız hem de ahiretimiz için en hayırlı yol olacaktır. Âmenna.

İlk yorumu siz yazın