“(Onlar) hâkimiyeti-gücü eline alır almaz ekinlere ve nesillere saldırırlar…” (Bakara, 205) Dijitalleşmenin hızlandırdığı küreselleşme olgusu tarihi, dini, kültürel yaklaşımları da kökünden değiştirirken Müslüman toplumların inançlarını nasıl hayatta tutabileceğiyle ilgili soru ve endişeleri de artırdı. Zira dijitalleşme dediğimiz yeni çağın güçlü kürsüsü; aile, okul, cami gibi fertlerin yetişmesinde etkili olan faktörlerin yerini çoktan alarak geleneksel anlayışları ve yöntemleri kökünden sarstı.
Fıtrat itibariyle, ahsen-i takvime mazhar olan insan daima hakikatin peşindedir. Bugün hakikati arama çabası içinde kendini sorgulayan insan YouTube, Instagram, X, podcast platformları ve benzeri dijital mecralarda dolaşırken, ekinlere ve nesillere saldırmayı, aile ve toplum hayatını ifsat etmeyi amaç edinmiş kirli ellerin tasallutuyla ya bütünüyle kendini kaybediyor ya da farklı dünya görüşlerinin manipülasyonlarıyla çok farklı mecralara savrularak “hakikat”in çok ötesine düşüyor. “Hakikat” Allah’tır. Bu bağlamda “dijital mecralarda Allah’la bağımı nasıl koruyabilirim, nasıl Müslümanca kalabilirim ya da bu kürsüleri nasıl Müslümanlaştırabilirim?” sorusu, Müslüman sorumluluğunu da içine alan ciddi bir sorudur.
Vakıa, Bediüzzaman’ın insaniyeti derece-i melekiyeden, dereke-i kelbiyete indirdiğini söylediği fısk çamuruyla kirlenmiş olan mimsiz medeniyetin toplumları sefahate ve ahlaksızlığa sevk etmesi, günümüzde dijital aparatlarla gerçekleşiyor. Şöyle ki: Türkiye verilerine göre günün 7.6 saatini, altmış yıllık ömrünün yaklaşık yirmi yılını internet karşısında geçiren insanımız, dünya ve ahiret hayatını kazanmak için kendisine verilmiş olan elindeki en büyük sermayeyi çarçur etmekle kalmıyor, temel İslamî ve insani değerleri de önemsizleştiriyor. Hayatın içinde olma, üretme, paylaşma, dayanışma, sabır, kanaat, şükür, doğruluk, bereket ve tevekkül… gibi hayatın kendisi kadar değerli olan kavramlarımız, sürekli ekran başında olmanın doğurduğu ruhî ve aklî çürümeyle anlamını yitiriyor. Bununla birlikte tesettür ve mahremiyet algısının aşınmasına, haram-günah-ayıp gibi hayatî kavramların önemsizleşmesine yol açan dijital mecralar, dini kimliğimizin en temel parçalarını ayaklar altına alıyor. Sosyal medya yoluyla günahın estetikle pazarlanması ve normalleştirilmesi “biz hayatın her çeşit lezzetini tatmak ve tattırmak istiyoruz” diyen anlayışların hakimiyet kurduğu bir dünyaya işaret ediyor. Neredeyse hiçbir şeyin günah olamayacağı kadar aşırı hürriyetçi/serbestiyetçi bir anlayış gençler arasında yaygınlaştırılarak zamanla İlahî olan her şeyin inkar edildiği bir mekanizmanın kapısı aralanıyor. Estetik bir görüntüyle teşvikkâr bir şekilde işlenen günahlar, özellikle genç dimağlarda vicdanı susturabiliyor, aklı işlemez hale getirebiliyor. Filtreli bir hayat tüm gerçeklerin üzerini örterek Müslüman zihinleri bulandırmaya devam ediyor. Bugün dijital mecraları yok saymak ya da onlardan bütünüyle uzak kalmak elbette ki mümkün değil; ancak aynı mecraları Müslümanca bir hayat tarzının seslendirildiği kürsüler haline getirmek mümkündür. Dijital kürsülerin varlık bilincinin geliştirilmesi, yaradılış gayesinin anlaşılması, duyguların veriliş amacının ve doğru kullanılmasının anlaşılması, mahremiyet eğitimi gibi temel dini ve ahlâkî değerlerin aktarılması yolunda, kaliteli içeriklerle zamanın ruhuna ve inancımıza uygun bir alana dönüştürülmesi pekala mümkündür. Nesillerimize saldırıldığı, iman kalesinin tehlikede olduğu bir zamanda, dijital platformların çağımızın en etkili tebliğ ve iletişim araçlarından biri hâline getirilmesi bizim Müslüman bilincimizle ve duruşumuzla da alakalıdır. Dijital dünyada Müslümanca var olmak, İslam ahlak ve akaidini bu mecralarda temsil etmekle birlikte, Müslümanca görünümün bariz vasfı olan dürüstlüğü, nezaketi, adaleti, şefkat ve merhameti fiilen göstermek, insanlığa faydalı içerikler üreterek insanın esfel-i safilin ve a’layı illiyyin arasındaki potansiyel yolculuğunda insanın kemalat tarafına yönelmesine katkı sağlamaktır.

İlk yorumu siz yazın