Küçük Ağaç’ın Eğitimi

1930’lar, Büyük Buhran zamanları, zengin bitkisel ve hayvansal çeşitliliğine sahip, göz kamaştırıcı şelalelerin, köklü bir tarihin olduğu Tennessee dağlarında, Büyük Dumanlı Dağlar olarak da bilinen bir bölgede beş yaşındaki bir çocuk, dedesi ve anneannesi ile birlikte dağdaki kulübeye doğru yol alıyor. Annesini kaybederek yetim kaldıktan sonra, yarı Çeroki (Cherokee) olan anneannesi ve dedesi onu yanlarına almış; dedesi ona Küçük Ağaç ismini vermiştir. Dedesi onun yaşam konusundaki, anneannesi ise manevî konulardaki en büyük öğretmenidir. Bütün öğretiler, Kızılderililerin eğitime ve doğaya bakışına dair anekdotlar içerir. Olumsuz olaylar yaşansa dahi, dedesinin yorumuyla bunlar anlam kazanır. Tüm aktarımlar Küçük Ağaç’a yapılır; ama aslında okuyucu olarak üzerimize alınmamız için bize yapılmaktadır. Yiyecekleri veya kullanacakları birtakım bitkileri ormandan toplarken “Yalnızca ihtiyacın kadarını almak” da bu öğretilerden biridir. Başka bir derste, şahinin en yavaş bıldırcını avladığını görür; dedesi bunun doğanın işleyişi olduğunu (buna da ‘gidişat’ ismi verilir) böylece türün güçlü kaldığını anlatır. Anneannesi ise ona okuma, insan tabiatını anlama ve manevî yönü öğretir. Bir yandan Shakespeare gibi eserler okurken, diğer yandan herkesin iki aklı olduğunu öğretir Küçük Ağaç’a. Beden aklı, bedene gerekli olan barınak, yiyecek ve benzeri şeyleri düşünmek için kullanılırken, ruh aklı ise bu tür şeylerle hiç ilgisi olmayan başka bir aklımızdır. Beden öldüğünde beden aklı da öleceği için, diğer her şey ölse bile ruh aklı yaşayacağı için ruh aklını büyütmen gerekir, der Küçük Ağaç’a. Küçük Ağaç dağda kendine ait gizli bir yer edinir. “Her insanın kimsenin bilmediği saklı bir köşesi olmalıdır,” der. Beyaz adama karşı kendinizi yerli Kızılderili halkı gibi hissetmenizi sağlayacak kitap, o dönemki ABD hükümetine ve kurumsal Hristiyanlığa yönelik sert eleştirilerle doludur. Bu eleştirilerin modern eğitim sistemine ve günümüz ebeveynlerine de hitap ettiğini anlamak çok zor olmayacaktır. Kitap yazıldığı dönem için oldukça ezber bozucudur; çünkü Hollywood Western filmleri ile verilen barbar ve ilkel Kızılderili algısını yerle bir etmektedir. 1976’da Forrest Carter ismiyle yazılmış, doksanlı yıllarda New York Times Bestseller olan kitap, dünyanın gizli kalbi de denilen Çeroki vadilerinde, son kalan Kızılderili yerlilerin tabiat ile barışık yaşamını sürdürdüğü, kayıp bir kuşağın son temsilcilerinin değerli mirasını bize aktarıyor. Gerçek Manada Öteki Olabilmek Sosyoloji ve felsefede Öteki, “ben” ya da “biz” olarak tanımlanan grubun dışında bırakılan, farklı, yabancı veya dışarıda tutulan kişileri ya da grupları ifade eder. Bu durum genellikle ötekileştirme (belli bir grubu yabancı veya düşman sayma) kavramıyla karşımıza çıkar. Samimi bir dille yazılmış bu eserin yazarı Forrest Carter, çok ilginç bir şekilde hayatını kaybedene kadar gerçek kimliğini ortaya çıkarmamış, esrarengiz bir yazardı. Öldükten sonra onun Ku Klux Klan üyesi, ırkçı, gerçek hayatında ‘öteki’ ile empati kurması beklenmeyecek Asa Earl Carter olduğu ortaya çıkınca, herkes büyük bir şok yaşadı. Kendisiyle ilgili tartışmaların hâlâ sürdüğü, Alabamalı bir ayrımcı olarak bilinen Carter, yaşamış olduğu hayatla ve siyasi görüşüyle taban tabana zıt bir kimlik inşa ederek adeta ‘öteki’ olarak dünyaca ünlü ve sevilen bir yazar oldu. Romanını otobiyografik formatta yazmış, kendisini yarı-Cherokee, dağ kökenli, kovboy bir yazar olan “Forrest Carter” olarak tanıtmıştı. Onu tanıyanlardan bazıları kitabı, geçmişinden pişmanlık duyan bir adamın samimi bir “kefaret” veya kişisel dönüşüm girişimi olarak okur. Diğerleri ise bunun bir manipülasyon – ırkçı bir figürün, sevimli bir “Kızılderili masalı” satarak kendini akladığı ticari bir maske- olduğunu savunur. Yazar, gerçek hayatının tam zıttını hayal eden bir kaçış fantezisi mi geliştirdi, siyasi kariyerinde beklediği olmayınca asıl kimliğini gizlemek için özenli edebî bir kılıf mı buldu, yoksa ötekileştirilen yerli halkların yaşamlarına olan bir saygı duruşu ve geçmişe iletilen bir özür müydü? Hepsi ya da hiçbiri olabilir; Carter, ölümüne kadar gerçek kimliğini inkâr ettiği için niyetini kesin olarak kendisine sorup bilemesek de, kitabın tatlı ve sevecen dili, bunun sadece bir kefaretten çok samimi bir hisle yazıldığını düşündürüyor. Tarih boyunca birtakım aşırı uçta olan insanların tam tersi bir dönüşüm gerçekleştirebildiği, sayısız örnekle sabittir. Tabii bunların hepsi nasip meselesidir. Biz de hüsn-ü zan ederek, geçmişi şiddetle ve çeşitli suçlarla dolu birini, adını ve geçmişini dahi silerek değişmiş ve iyileşmiş bir insan olarak hayal ediyoruz. Bu anlamda, Carter’ın bu işi sırf ticari amaçla yaptığını düşünmekten çok onu; dönüşüm geçirmiş, kendisini ötekileştirerek manevî olarak terakki etmiş, olduğu yeni kişiden gayet memnun olmuş, görevini tamamlamış, bireyleşmiş ( Jung’a göre bireyleşme (individuation), kişinin bilinçli ve bilinçdışı yönlerini birleştirerek kendi özgün benliğini keşfetmesi ve psikolojik bir bütünlüğe ulaşması sürecidir) kendini gerçekleştirmiş biri olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.

 

Altını Çizdiklerim

  • “İyi bir şeyle karşılaştığın zaman, yapman gereken ilk şey bulabildiğin insanla onu paylaşmaktır; bu şekilde iyilik öyle bir yayılır ki nereye gittiğini bilemezsiniz”
  • “Birçok insan anlamak istemezmiş çünkü anlamak zahmetli işmiş.”
  • “Bir şey yitirdiğin zaman yorulmak iyi gelir.”
  • “Dürüst ve tutumlu olmaya, elinden geleni yapmaya ve başkalarını önemsemeye değer vermeyi öğrenmişsen, bu her şeyden daha önemliymiş.” Altını Çizdiklerim

İlk yorumu siz yazın

Bir yorum yazın

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*