Siz hangi istikbalin peşinden koşuyorsunuz?

Tüketen toplum yapısı “kullan at” anlayışı ile hareket eder. Üstelik bir kere kullandığına daha da bakmanı istemez. Zaten başını geri çevirmeye vaktin de olmaz. “Eskiden öyle miydi?” diye daha giriş cümlesinden canınızı sıkmayacağım. Hele “Cebindeki telefonu çıkar!” muhabbetine hiç girmeyeceğim. Zaten konumuz da eskisi değil yenisi. Ben daha çok bu baş döndürücü “kullan at” yaşamı içerisinde kullanıp attığımız hayatımıza değinmek istiyorum.

Rahat etmek uğruna harcayıp durduğumuz ömrümüz. Ama bir türlü bizim olmayan rahatımız. Telefon modeli gibi. Hiçbir zaman en üst model sizin olmuyor. Hep yeni bir sürüm. Yani hep yeni istekler. Ama söz aynı: Rahat yaşam. Gerçi rahattan ne anlaşıldığı da başlı başına bir tartışma konusu… Orta yaşa kadar tüm koşuşturma ve uğraşlar ileride rahat etmek için. Gelin görün ki her geçen gün rahat etmek yerine daha çok yorulan bizler… Anlaşıldı, rahat bizden kaçıyor olmalı.

Değerli dostlar, eskisinden ziyadesiyle istikbalimiz için endişe ettiğimiz doğrudur. Diyebilirsiniz ki “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış hayata perestiş eder. Derd-i maişetle sarhoştur.”1 Yani geçim sıkıntısı çekmemek için çalışmaktan kendimizden geçmişiz. Sorgulamak yok. Çünkü sorgulamak için rahat kafa yok.

Bunca koşuşturmanın arasında “Kâinat boşluk kabul etmez” sırrınca dünya ile dolan bir hayatta yaratılışın asıl gayesinin ise sorgulanması pek de beklenilemez. Zira temel mesele o hayalî rahata kavuşmak. Kısacık bir rahat yaşam için –ki çoklarının istikbale dair arzuları da gerçekleşmiyor– heba edilen sermaye-i ömür…

Kabul edelim ki insandaki binlerce hissiyattan birisi de istikbal endişesidir. Ancak asıl mesele bu zamanda hangi istikbalin önem arz ettiğidir. Yahut hangi istikbalin eskisinden daha çok tehlikeye girdiğidir. Belki de rahata erişemeyişimiz yanlış istikbalin peşinden koşuşumuzdur. Belki de asıl zaruret kesbeden istikbal, elimizden kayıp gidiyordur.

Evet, insan yalnızca cesetten ibaret olsa ve dünyada layemutâne (ölümsüzce) daimî kalsa, kabir kapısı kapansa ve ölüm öldürülse idi istikbal endişesi sadece dünyaya verilebilirdi. Madem kabir kapısı kapanmıyor ve asıl hayat kabrin öbür tarafındadır; firak bekaya kalbolup başkalaşmıyor; beşer yolculuğu kesilmiyor, sür’at peyda ediyor,2 öyle ise en birinci meselemiz kabrin öbür tarafında bizi bekleyen istikbalimizdir. Çünkü “herkesin iman mukabilinde bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen ve bâkî ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek davası başımıza açılmış.”3

Hem endişe-i istikbal de aşk gibidir. Bir yönü mecazî diğer yönü hakikîdir. Görülüyor ki mecazî yönü su-i ahlâkın da kaynağı olması cihetiyle hem maddî hem manevî insanı zarara sokuyor ve yukarıda bahsi geçen davanın da kaybedilmesine zemin hazırlıyor.

İnsan ne kadar cahil ve gafildir, ne kadar yolunu şaşırmıştır ki menfaati olan bir yolu terk eder. “İşte ey hayat-ı dünyeviyenin zevkine müptela ve endişe-i istikbal ile istikbalini ve hayatını temin için çabalayan bîçareler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz meşru dairedeki keyfe iktifa ediniz. O keyfinize kâfidir.”4 sırrınca yaratılış gayemize muvafık hareket etmek ve ahirete ciddî çalışmak hem dünyada hem de ahirette rahata kavuşmanın anahtarıdır. Zira hakikî saadet ve lezzet oradadır.

Dipnotlar:
1) Bediüzzaman Said Nursî, (2011), Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, s. 276.
2) Bkz. Bediüzzaman Said Nursî, (2011), Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, s. 276.
3) Bediüzzaman Said Nursî, (2011), Asa-yı Musa, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, s. 35.
4) Bediüzzaman Said Nursî, (2011), Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, s. 235.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*