Acılar ve imandan gelen tesellîler

Acı… Acı çekmek, acıya katlanmak, acıyla yaşamak… İnsanı en çok üzen, insan ruhuna sıkıntı veren hallerin başında geliyor acı çekmek.

Acılı bir süreçten geçerek geldiğimiz şu varlık âleminde acıdan kaçınmak mümkün de değil. Maddî manevî pek çok şey insana acı veriyor, ya da acı verme potansiyeli taşıyor: Hastalıklar, musibetler, başarısızlıklar, sevgisizlikler, hayal kırıklığı, kayıplar, zulümler, haksızlıklar, mahrumiyetler; hatta bazen nikmete dönen nimetler…

Düalitenin geçerli olduğu, her şeyin zıddıyla bilindiği bir âlemde yaşıyoruz. İyi kötü, aydınlık karanlık, pozitif negatif… Hâl böyleyken keyiflerin, lezzetlerin bulunduğu bu âlemde acıların, sıkıntıların bulunmaması düşünülemez.

Lezzetler, nimetler ve diğer saadetli haller gibi; acılar, sıkıntılar, musibetlerle de Allah’ın isimleri tecellî eder, insan farklı durumlarda farklı tecellîlere mazhar olur. Acı veren hallerde Darr, Şâfî, Kabız, Basıt, Celil vb. İlahî isimler tecellî eder. Celal cemal tecellîlerine mazhar olur insan…

Başta peygamberler ve büyük zatlar maddî manevî büyük acılara düçar olmuşlar, büyük sıkıntılar çekmişler; fakat asla isyan etmemişler, daima sabretmişler ve şükretmişler. Bu acıları dünya imtihanının bir parçası olarak görmüşler, bir olgunlaşma vesilesi saymışlardır. Yani acıya karşı bakış açılarını değiştirmişlerdir. Evet, insan vücudu neredeyse her acıya dayanır, ikna edilmesi gereken zihindir. Acıya karşı bakış açısının değiştirilmesi gerekir.

Bu âlemde diğer her şey gibi acılar, dertler, sıkıntılar da geçicidir. Önemli olan nasıl ve ne şekilde geçtikleridir. Şükrederek mi, isyan ederek mi? Mü’min, ayağına batan bir dikene bile sabrettiğinde sevap kazanır. Çekilen acılara karşı da sabır ve şükürle mukabele edildiği takdirde “kriz” fırsata çevrilmiş ve güzel bir ticaret yapılmış olur.

Allah kulunun kaldıramayacağı yükü yüklemez, yani kuluna zulmetmez… Acıya müptela olan kula düşen, sabır ve şükür içinde kalmayı başarabilmesidir. Acıdan kurtulmaya, acıya sebep olan şeyleri gidermeye çalışmanın, çareler aramanın meşru olduğunu da unutmamak gerek.

İnsanı en çok etkileyeni de şüphesiz varoluşa dair meselelerde hakikati bulamamaktan gelen manevî acılardır. İnsan ruhunda bulunan ve hiç susturulamayan ebediyet arzusu ve buna mukabil âlemdeki her şeyin fânî oluşundan gelen acılar… “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, bu dünyada işim ne? Ölümden sonra ne var?” gibi aklı olan her insanın düşüneceği ve cevaplarını bulması gerektiği sorular…

Bir de acıları dindirmek için kullanılan “modern ağrıkesiciler” var: İnternet, sosyal medya, siyaset, spor, müzik, film ve çeşit çeşit oyunlar… İnsanın kendisini ve acısını fark etmesine/hissetmesine izin verilmediği, seyahat vasıtalarında bile eğlence için her koltuğun arkasına dijital ekran yerleştirildiği bir zamanda yaşıyoruz. İnsanlar tüm bunlarla varoluşa dair anlam arayışından kaynaklanan acılardan kaçınmaya çalışıyorlar. Bir nevi kendilerini uyuşturuyorlar. Halbuki acıdan kaçmayıp, acıyla yüzleşmek; acıların hikmetini anlamaya ve insanı nereye sevk etmeye çalıştığını idrak edebilmek gerek… Çünkü acılar çoğu zaman insana yol gösterirler. Hatalara, eksiklere, zaaf ve zayıflıklara işaret ederler. Gafletten uyanmaya vesile olur, çözüme/çıkışa yönlendirirler, rehber vazifesi görürler.

“Hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdisâtın tazyikatından kurtulabilir” diyor Bediüzzaman. İşte; acılara, sıkıntılara, musibetlere karşı da “Tevekkeltü alallah” deyip dayanmaya çalışmalıdır insan.

Tahammül edilmeyecek durumlarda ise yine O’na sığınmak, O’ndan yardım ve sabır dilemek gerekir. Çünkü veren O’dur, dayanma gücünü verecek olan da, kurtaracak olan da O’dur…

Hülâsa; bu sayımızda “acı” meselesini farklı yönleriyle ele almaya çalıştık. İstifadeli okumalar…

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*