İşe namazdan başlamak

Bundan 100 sene önce… Cumhuriyet ilan edilmeden hemen önceki yıl… 9 Kasım 1922’de Üstad Bediüzzaman, ısrarlı davetler neticesi Ankara’daki meclise gelir. Bediüzzaman Hazretleri Millet Meclisi’nde bir illet teşhis eder. Milletvekillerinde bir gaflet hali, namaza karşı lakaytlık ve dinde laubalilik fark eder. Bunun üzerine, bilhassa namazın ehemmiyetine dair olan on maddelik bir beyanname neşreder.

Bu beyanname mecliste büyük etki uyandırır ve altmış milletvekili namaz kılmaya başlar. Milletvekillerindeki değişimi fark eden Meclis Başkanı M. Kemal, Üstad Bediüzzaman’la bu konu hakkında görüşmeler yapar. Eşref Edip, 1950’li yıllarda neşrettiği “Risâle-i Nur Müellifi Bediüzzâman Said Nur: Hayatı, Eserleri, Mesleği” isimli eserinde M. Kemal ile Bediüzzaman’ın Ankara’daki görüşmelerine dair şunları naklediyor:

“Bir gün Riyaset Divanı’nda Mustafa Kemal ile fikir teatisinde bulunduğu sırada, Mustafa Kemal, Üstad’a dedi ki: ‘Sizin gibi kahraman bir hoca bize lâzımdır. Sizin yüksek fikirlerinizden istifade için sizi çağırdık. Geldiniz. Fakat siz namazdan işe başladınız. Bu, ferdî bir vazifedir. Kimsenin vicdanına müdahale edilemez.’

“Üstad cevap verdi: ‘Evet, öyledir. Amma, Allah’a karşı vazifesini yapmayan bir ferdin, millet vazifesini hakkıyla göreceğine de ben inanmam. Münferid kaldıkça, herkes vicdanıyla baş başadır. Amma, müçtemî olunca, vazife de içtimaîleşir. Milletin dinine, milletvekili fiilen uymak ve itaat etmekle mükelleftir. Yoksa, millet dinini muhafazada kusur eder, celâdet [kahramanlık] ve şehamet [cesaret] gösteremez.

“Bir ferd, bilhassa milletvekili olan bir ferd sıdk ile, hulûs-ı kalb ile Allah’a ibadet etmezse, kula tapmaktan onu koruyacak ne vardır? Allah’a ibadet, kalplere şehamet verir. İnsanları insanlara tapmaktan alıkoyar.

“İşte bunun için, insanın insana tapmaması için, milletvekillerinin herhangi bir insana kul-köle olup milletin mukadderatını idarede zaaf ve kusur göstermemesi için Allah’a ibadet etmelerini, ferâiz-i İlâhiyyeyi ifâ etmelerini lüzumlu görüyorum.”1

Evet, milletvekillerinin milleti temsil etmek gibi kudsi vazifeleri vardır. Bu vazifelerini yerine getirirken yalnız ve yalnız milletin menfaatini düşünmeleri ve milletin hukukunu hiçbir şey için zayi etmemeleri gerekir.

En önemli kulluk vazifesi olan namazı kılmayan veyahut kılsa dahi bunu Allah’ın rızası dışındaki maksatlarla yapanlardan millete hakkıyla hizmet etmeleri beklenmez. Temsil makamında olup da Allah’a karşı olan vazifelerini yapmayanlar Allah’tan gayrı herkese boyun eğebilecek durumdadırlar. Çünkü en büyük dayanak noktası olan Cenab-ı Hakkın rızasından mahrum kalmışlardır.

Bediüzzaman neşrettiği beyannamede namazın ehemmiyetine dair şunları kaydeder:

“Bu millet-i İslâmın cemaatleri, her ne kadar bir cemaat namazsız kalsa, hatta fâsık da olsa, yine başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hattâ umum şarkta, umum memurlara dair en evvel sordukları sual bu imiş: ‘Acaba namaz kılıyorlar mı?’ derler. Namaz kılarsa, mutlak emniyet ederler, kılmazsa, ne kadar muktedir olsa, nazarlarında müttehemdir.”2

Evet, bu Müslüman milletin fertleri her ne kadar namazsız ve dine lakayt da olsa, idarecisini namazlı ve dindar görmek ister. Bir idarecinin namaz kılması halkına güven verir. Çünkü insan namazda Rabbine karşı acizliğini görür. Aciz olduğunu gören kibirden uzaklaşır. Kibirden uzak olan kimse halkına hizmetkâr olabilir. Aciz olduğunu göremeyen ise gurura kapılır, kendini halktan üstün görür ve millete hizmet etmekten ziyade millete zulmetmeye meyleder. Çünkü kendini milletinden üstün gören, menfaatini milletine tercih eder.

Namazla insan fakir ve ihtiyaç içinde olduğunu hisseder. Allah’a namazla yönelip ihtiyacını yalnız Ondan ister. Ancak kendisinin fakir ve muhtaç olduğunu görebilen bir idareci milletinin ihtiyacını fark edip sıkıntılarını gidermeye çalışır. “Nasıl ki Rabbim beni duyuyor ve ihtiyacımı en güzel şekilde gideriyorsa ben de milletimin ihtiyacını gidereceğim” der ve milletine hizmet eder.

İnsan namazda Rabbine secde ettikçe terbiye olur. Namaz kılan bir idareci Rabbinin kendisini terbiye ettiğini bildiği gibi, kendisinin de milletini, sorumlu olduğu insanları iyiye, güzele, doğruya yönlendirme vazifesi olduğunu bilir. Böyle bir idareci milletinin hayrı için çalışmalar yapar, milletine karşı adil davranır ve oluşabilecek bir anarşiye engel olur.

Evet, dinine bağlı olan milletini temsil etmek ve onlara hizmet etmek isteyen idareciler milletin dinini yaşamaya mecburdur. Aksi halde milletin desteğinden mahrum kalacaklardır. Üstad Bediüzzaman’ın “Şark’ı ayağa kaldıracak din ve kalptir, akıl ve felsefe değildir. Şark’ı intibaha getirdiniz [uyandırdınız], fıtratına muvafık bir cereyan veriniz, yoksa sa’yiniz [gayret ve emeğiniz] ya hebaen mensura [boşa] gider veya sathî [yüzeysel] kalır.”3 tespitine kulak vermek idareciler için zarurîdir.

Dipnotlar:
1) Tıklayınız.
2) Tarihçe-i Hayat, s. 152.
3) Age. s. 152.

3 Yorum

  1. Mükemmel bir çalışma güzel
    bir makale…
    Emeği geçen tüm arkadaşlara teşekkür ederim Allah razı olsun

  2. allah razı olsun güzel bir yazı olmuş.üstad güzel söylemiş fakat günümüzde olanlara bakın daha neler göreceğiz böyle

  3. Ne isabetli tespitler. Eğer bu düsturlara uyulsa şikayet ettiğimiz hususların çoğu çözüme kavuşur.

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*