Zaman “Cumhuriyet” zamanı

“İ’caz-ı Kur’ân’ı beyan et!..”

Bediüzzaman, Eski Harb-i Umumîden evvel yaşadığı bir vakıa-i sadıkada muhatap olmuştu bu amirâne hitaba. Hadisenin akabinde “büyük bir infilâkın olacağını, o infilâk ve inkılâptan sonra Kur’ân’ın etrafındaki surların kırılacağını, doğrudan doğruya Kur’ân’ın kendi kendini müdafaa edeceğini, Kur’ân’a hücum edileceğini, i’cazının onun çelik bir zırhı olacağını” müşahede etmişti.

“O i’cazın bir nev’inin şu zamanda izharına namzet olduğunu” anlayınca, kendisini o vazifeyi hakkıyla ifa edecek şekilde hazırlamaya başlamıştı. Ağrı Dağı’nın infilak ettiği, dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttığı o dehşetli hadise içinde merhum validesini görmesi ve onu teselli etmesi mânidardı.

Korkunç hadiseler vuku bulduğu zaman umumiyetle anneler evlatlarını teselli eder, korumaya çalışırdı. Bu vakıada kendisinin annesini teselli etmesini “evlat” sıfatı ile değil; mürşid, müceddid, müçtehid, mehdi, mehdi-i âzam, kutup, kutb-u âzam, ferd-i âzam gibi manevî sıfatlardan birini, birkaçını veya hepsini taşıyacağı -ki maneviyat ehli bazı insanlar öyle kanaatler izhar ediyorlar-1 ve annesini, o sıfatların iktizası olarak teselli etmesi muhtemeldi.

O zamanki telâkkilere göre “ana” sıfatı vatanı, milleti, devleti temsil ederdi. Bu temsiliyet, halkın dilinde “Anadolu, ana vatan, devlet ana” gibi tabirlerle ifade edilirdi. Ayrıca ‘ümm’ kelimesi Arapçada ‘ana, valide’ demek olduğu için kelimenin bütün ümmeti içine aldığı muhakkaktı.

Nitekim Bediüzzaman Hazretleri de Rüyanın Zeyli’nde Osmanlı’nın yıkılıp İslâm âleminin parçalanmasını anlatırken “İşte Tatar, Kafkas; öldürülmesine yardım ettiği şahıs, bîçare valideleri olduğunu, ba’de harabi’l-Basra anlıyor, ayakucunda ağlıyorlar. […] Âlem-i İslâm, bayraktar oğlunu gafletle bilmeyerek öldürmesine yardım etti, valide gibi saçlarını çekip âh u fîzâr ediyor.” diyerek vatanı, devleti ve İslâm âlemini anne sıfatı ile tavsif etmişti.2

Hadise üzerine yaptığı böyle müşahede ve mülahazalarla kendisine, Cenâb-ı Hakkın Hakîm isminin inayetiyle vatanı, memleketi, devleti içine düştüğü perişan hallerden kurtarmaya çalışma; Rahîm isminin himayesiyle de milleti, ümmeti teselli edip ümitlendirme vazifesinin verileceğini hissetmişti.

“Asır marîz, unsur hasta, uzuv alîl,” zaman kötü, şartlar zor, vaziyet vahim, vazife mühimdi. Bediüzzaman kendisini, verilecek vazifeyi lâyıkı ile yerine getirecek şekilde hazırlamak maksadıyla dinî, ilmî, siyasî, içtimaî, askerî yönden yetiştirme gayreti içine girmişti.

İslâm’ı dünyaya hâkim kılmak istemesi, Kur’ân-ı Kerîm’i altmış cilt halinde tefsir etmeye niyetlenip başlaması, cihanşümul mücadele meziyetleri ile mücehhez talebeler yetiştirmesi, Medresetü’z-Zehra isimli eğitim sistemini geliştirmesi, Sultan II. Abdulhamid’i olmasa bile Sultan Reşad’ı ikna edip Van’da medresenin temelini atması hep o hazırlıkların tezahürü idi.

Osmanlı Ordusu yardım isteyince talebelerinden ve gönüllülerden müteşekkil milis alayı kurarak savaşa girdiği, cephede at sırtında tefsir telif ettiği, yaralanıp esir düştüğünde Kostroma’daki kampta, komutan karşısında ayağa kalkmadığı, idam hükmüne ehemmiyet vermeyerek namaza durduğu, cesaretine hayran kalıp samimiyetini anlayan komutanın idam hükmünü kaldırması ile Tatar Camii’nde ikamet ettiği, esaretten kurtulup İstanbul’a döndüğü yıllar hep o hazırlık içinde geçmişti.

İstanbul’da Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyede bulunduğu, Hutuvât-ı Sitte eserini yazıp halka dağıtarak İstanbul’u işgal eden müstevlilerle mücadele ettiği, Eski Said’den Yeni Said’e dönme safhasında yaşadığı bir nevi “ameliyat-ı cerrahiye” gibi olan hâlet-i ruhiye sırasında da o hummalı hazırlıklara devam etmişti.

Hayatının Yeni Said safhasının uhrevî ruh hâli içine girerek kendisini dünyaya çağıran teklifleri reddedip inzivaya çekildiği günlerde 1919 yılının Eylül ayında bir Cuma gecesi, dehrin hadisatının verdiği yeisin karanlığı içinde bir nur ararken, yakaza hâlini andıran rüya-i sadıkada nuranî bir âleme girdi.

“Ey felâket ve helâket asrının adamı, senin de reyin var, fikrini beyan et.”3

Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden, Selef-i Salihînden ve a’sârın mebuslarından müteşekkil münevver ve muhteşem meclisten, manevî vazifenin tebliği mahiyetindeki bu teklifi alınca onların sorduğu sorulara muknî cevaplar verdi ve vazifesi tasdik edildi.

“Evet!.. Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür seda, İslâm’ın sedası olacaktır.”4

Muhteşem meclisin, Bediüzzaman’a ve onun şahsında gelecek zamana yaptığı bu hitaptaki ‘evet’ tabiri; verilen cevapların meclis tarafından kabulü, teyidi, takdiri, tasdiki ve tebriki mahiyetinde idi. Meclis bu hitabıyla Bediüzzaman’a ümitle birlikte, istikbal inkılâbı içinde İslâm’ın gür sedasını yükseltme vazifesini de vermişti.

Bediüzzaman’ın, bu ulvî hitaba mazhar olduğu günlerde geldi davet. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin başkanı Mustafa Kemal, “Bu kahraman hoca bize lâzımdır, yüksek fikirlerinden istifade edelim” diyerek Meclis adına onu Ankara’ya davet etti. İstiklâl hareketine destek veren Bediüzzaman, “Ankara’dan ziyade İstanbul’u tehlikede gördüğü” için daveti kabul etmedi. Davette ısrar edilince talebelerini ve yeğeni Abdurrahman’ı gönderdi ise de kendisi İstanbul’da kaldı.

O aylarda Anadolu’da devam eden İstiklâl Savaşı sırasında ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu hengâmında; İstanbul’da, Ankara’da birbiri ardınca bazı manevî hâller ile tarihî, dinî, millî, içtimaî, siyasî, hissî, küfrî, iradî müessir ve müessif hadiseler yaşanıyordu.

Bir yandan İstanbul’da işgalcilerle mücadele ederken diğer yandan kurtuluş hareketinin gidişatını takip eden Bediüzzaman, Ankara’da zındıka komitesinin şeair-i İslâmiyeye saldırmaya hazırlandığını müşahede edince Van’ın eski valisi, dostu Tahsin Beyin davetini kabul ederek 7 Kasım 1922’de Ankara’ya gitti.

Bu hareketi ile maddî cepheden manevî cepheye koşan Bediüzzaman, 9 Kasım’da Mecliste hoşamedî merasimi ile karşılanıp izzete, itibara mazhar olmasına rağmen Meclis-i Mebusanda dine karşı lâkaytlık ve şiddetli garplılaşma temayülü görünce müşahedelerinde yanılmadığını anladı ve Meclisi bazı hususlarda ikaz etme ihtiyacı duydu.

Bediüzzaman Said Nursî’nin 23 Kasım 1922’de Mustafa Kemal’e yazdığı mektubun ilk sayfasından görüntü. (Cumhurbaşkanlığı Arşivi)

Meclisi, başkanın ikaz etmesinin daha makul ve müessir olacağını bildiği için 23 Kasım’da Mustafa Kemal’e mektup yazarak hem Napolyon’u değil Selâhaddin Eyyübî’yi örnek alması gibi şahsına münhasır tavsiyelerde bulundu, hem de Meclisin ikaz edilmesi gereken hususları hatırlattı. Aradan makul bir süre geçtiği halde M. Kemal Meclisi ikaz etmediği gibi kendisine de sebebini açıklamadı. Bediüzzaman muhatabına o hususları şifahen de hatırlatmak istedi.

Bu maksatla riyaset odasında bazı görüşmeler yaptı. Bunlardan birinde onun diğer âlimlere yaptığı gibi Tin Sûresi’nin tefsirini sorarak, kendisinin âhirzamanda beklenen müsbet şahıs olduğunu ima edince Bediüzzaman ona “komşusunun kapısını çaldığını,” kendisine işaret eden sûrenin Tin Sûresi değil, bir sonraki Alâk Sûresi olduğunu anlattı.5

Bir başka görüşmede İslâm âlemine benzettiği Ayasofya Camii’ni misâl vererek Müslüman bir milletin devlet başkanının nasıl olması ve millet için neler yapması gerektiğini hatırlattı. “Bir saat boyunca bütün hissiyatını ve prensibini rencide ettiği halde M. Kemal ona ilişmedi. Onda kuvvetli bir hakikati hissedip taltif etmeye çalıştı.”6

“Geçen temsilin mealini ona ders verdim, başına vurdum. İyi sarstı, fakat kendimi hubb-u cahtan kurtaramadığım için o ikazım dahi onu uyandırmadı.”7

Bediüzzaman’ın, daha sonra bu sözlerle de ifade ettiği gibi o görüşmelerde serdettiği fikirler M. Kemal üzerinde müessir oldu. Yurt gezisine çıkan Paşa Balıkesir’deki Zağanospaşa Camii’nde cemaate hitap etti. İzmir İktisat Kongresi’nde İslâm’ın iktisat görüşlerini anlattı. Verdiği dinî mesajlar gazetelerde yayınlanınca İngiliz heyeti tepki göstererek Lozan Konferansı’ndan çekildi.

Bunun üzerine Lozan’dan dönen İsmet İnönü ve Haim Naum’la M. Kemal, Eskişehir’de buluştular. Birlikte trenle Ankara’ya geldiler. Yolculuk sırasında yapılan görüşmelerde onların tesiri ile Bediüzzaman’ın müsbet telkinlerini bırakan M. Kemal, şeair-i İslâmiyeye mugayir inkılâplar ve icraatlar yapma temayülü içine girdi.8

Mustafa Kemal Ankara’ya döndüğünde tekrar görüşmek isteyince hal, hareket ve tavırlarından niyetinin değiştiğini, kendisini kandırmaya çalışacağını anlayan Bediüzzaman görüşmeyi kabul etmedi. Ona yazdığı mektubun hususî hitap kısımlarını çıkararak hazırladığı on maddelik beyannameyi mecliste dağıttı.

“Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek. Müslümanlar İslâmiyet hasebiyle sizi severler. Âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılâbvarî bir iş görmek, İslâmiyetin desâtirine inkıyad ile olabilir.”9

Böyle ifadelerle Meclis-i Mebusanın şahs-ı manevîsinin ruhu mesabesinde olan ve âdetâ bir nevi “iç tüzük” hüviyeti kazanan Beyanname müessir oldu. Namaz kılan vekiller çoğaldı, Meclisin küçük mescidi büyütüldü. Bilhassa saltanatı ve hilâfeti Meclisin temsil etmesi gerektiği fikri ekseriyet tarafından takdir edildi.

Zaman cemaat zamanıdır!..

Bu ifade, Bediüzzaman Said Nursî’nin “Felâket ve helâket asrının adamı” vazifesini aldıktan sonra yaptığı ilk içtihadlardan biri idi. Meşrutiyetin ilânı zamanında yazdığı eserlerde, verdiği nutuklarda olduğu gibi cumhuriyetin kuruluşu sırasında M. Kemal’e yazdığı mektupta ve akabinde TBMM’de dağıttığı beyannamede de meclisin ehemmiyetini nazara vermek için o tabiri kullandı.

“Cemaatin ruhu olan şahs-ı manevî daha metindir ve tenfiz-i ahkâm-ı şer’iyeye (dinî hükümleri yerine getirmeye) daha ziyade muktedirdir.”10

Bu gibi ifadelerle dinî esasları ve cumhuriyetin değerlerini mezcetti. Zira cumhuriyetin menşei Asr-ı Saadetti. “Hulefâ-i Râşidîn, her biri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sıddık-ı Ekber (ra) Aşere-i Mübeşşereye ve Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat manasız isim ve resim değil, belki hakikat-i adaleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan manâ-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.”11

“Milletin egemenliği” demek olan cumhuriyetin ve “millet hâkimiyeti, milletin kendi idarecilerini seçmesi” mânâsına gelen demokrasinin bir başka tarifi, teyidi, izahı gibi görünen “Zaman cemaat zamanıdır” hakikatini, Asr-ı Saadeti nazara veren ve cumhuriyeti tedai ettiren mezkûr ifadelerle tasrih etti.

Milletin de cemaat gibi topluluk ismi olması, cemaatin meşveretle, milletin meclisle yönetilmesi hasebiyle; millete cemaat, cemaate millet nazarı ile bakıldığı ve milletin hâkimiyeti, devletin idaresi medar-ı bahs olduğu takdirde bu tasrih tatminkârdı. Bediüzzaman Said Nursî, mezkûr içtihadına, beyannamede de yer vererek zamanın ilcaatı, devletin iktizası, milletin ihtiyacı olan “Zaman ‘cumhuriyet’ zamanıdır” hakikatini imaen ifade etti.

Meclisin kurulmasının ve cumhuriyetin ilânının üzerinden yüz sene geçti. Bu zaman içinde dört ihtilâle maruz kalan, beş muhtıraya muhatap olan Meclis ve ‘istibdad-ı mutlak şeklinde tatbik edilen cumhuriyet’ hâlâ o tavsiyelere muhtaç. O esaslara riayet edilmediği müddetçe öyle badirelerden kurtulamayacağı muhakkak.

Çare; tam bir asır önce, Cumhuriyetin kuruluşu hengâmında neşredilen beyanname!..

Dipnotlar:
1) Ö. Özcan, Ağabeyler Anlatıyor-8, s. 261.
2) Sünûhat, s. 71.
3) Tarihçe-i Hayat, s. 142.
4) Age., s. 145.
5) Şualar, s. 628.
6) Emirdağ Lahikası, s. 284.
7) Mektubat, s. 490,
8) Emirdağ Lahikası, s. 371.
9) Tarihçe-i Hayat, s. 154.
10) Age., s. 154.
11) Tarihçe-i Hayat, s. 423.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*