Kur’ân ve felsefe nazarında edebiyat

İnsanlık kadar kadim bir geçmişe sahip olan edebiyat, dünden bugüne toplumların hayata bakış tarzlarının birer yansıması olmuştur. Bu bakış açısı ve tarzı insanlıkla birlikte tartışılmış, hattâ kimi zaman sancılı bir hal alarak damatla kayınpederi bile birbirine düşürmüştür. “Altı üstü edebiyat, o kadar da değil canım!” diyenlere “Haklısınız, insanlığın altına da üstüne de baksanız edebiyat…” diyerek biz de bu tartışmaya dâhil olalım istedik. Tartışmaya giriş noktamız ise yazımızın başında ifade ettiğimiz hayata bakış tarzı. “Nereden geldim? Nereye gidiyorum?” sorularına verilen cevaplar ve bu cevapların edebiyata yansımaları. Bu noktada Kur’ân’ın edebiyat anlayışıyla 19. yy. sonrası gelişen Batı merkezli edebiyatı karşılaştıracağız. “Batı klasikleri ile bizimkileri kıyas etmek bile hatadır.” diyenlere baştan yazının mahiyetini hatırlatalım. Biz bu yazımızda üslup ve kurgu yapısını tartışmaya açmayacağız. Bir yolcu olan insanın mahiyetine ilişkin yaklaşımları değerlendirecek, var olandan ziyade olması gerekeni esas alacağız.

Şüphesiz edebiyat ve toplum ayrılmaz bir bütündür. Buna bağlı olarak toplumda ortaya çıkan siyasî, sosyal ve felsefî düşünceler edebiyatı; edebiyat da onları etkiler. Bu açıdan da inanç dünyamızın oluşmasında ve gelişmesinde edebiyatın önemli bir payı vardır. Nitekim dinin de dinsizliğin de yayılması edebiyat aracılığıyla olmuştur.

Avrupa’da 1231’de kurulan Engizisyon Mahkemeleri ve kilisenin baskısı halkta dine karşı bir soğukluk oluşturmuş, 15. ve 16. yy.’da Rönesans ile birlikte hümanizm ve pozitif ilimler olarak adlandırılan aklı merkeze alan, vahyi kabul etmeyen bilimsel ve felsefî faaliyetler daha da hızlanmıştır. Bu dönemde yaratıcı, tabiat ve insan kavramlarında büyük bir değişiklik meydana gelerek klasisizme bir tepki olduğu bilinen romantizm akımı doğmuştur.1 Sonrasında ortaya çıkan realizm ve natüralizm akımları ise görünenin dışında hiçbir varlığı kabul etmeme üzerine inşa edilmiştir. Edebiyat metinleri de bu çerçevede oluşturulmuş hattâ bir deney havasında yazılmıştır. Buna bağlı olarak da bilimsellik ve beraberinde edebiyat, kâinatı bir yaratanın olduğunu inkâr eden bir zemin üzerine inşa edilmiştir.

Edebiyat derslerinde sempatik duran romantizm, realizm ve natüralizmin üzerine çekilen perdeleri kaldırmak için Batılılaşma süresinin başlangıcına gitmek gerekir. Bizde Tanzimat Dönemi’yle birlikte yurt dışına görevli ya da öğrenci olarak gönderilen bazı araştırmacı ve yazarlar; tercümeler yoluyla edebiyatımıza natüralizm, pozitivizm ve özellikle de materyalizm gibi fikir akımlarının girişine kapı aralar. Bu minvalde yapılan çalışmalara da öncülük ederler.2 Bu akımların tesiriyle Avrupa’dan gelen edebiyata bakıldığında ise öncelikli olarak kâinatın sanat-ı İlâhî olarak değerlendirilmediği görülür. Yani kâinata, Rahmanî bir boya nazarıyla bakılmaz. Tasvir ve kurgular, Yaratıcı dışındaki unsurlara atfedilerek sebep sonuç ilişkisi bağlamında değerlendirilir. Bundan dolayı da maddeperestlik hissi kalbe yerleşir, Yaratıcıya dair duygu ve düşünceler setredilir. Dalâletten gelen bu edebiyatın geçici zevkler dışında hakikî bir fayda verdiğini iddia etmek mümkün değildir. Güzellik ve aşk noktasında ise hakikî aşkı bilmez, şehvetengiz bir zevki nefislere zerk eder. Yani suretperest ve maddeperest bir anlayışı netice verir. Zahiren sefahet fenadır, insanlara yakışmaz der ancak öyle müşvikâne tasvir yapar ki ağız suyu akıtıp iştihayı kabartır, hevesi heyecanlandırır. Böylece söz dinlemez bir his meydana getirir.3

Kur’ân’da ise kâinat bir sanat-ı İlâhî, bir sıbga-i Rahmanîdir. Bu etkiyle ortaya çıkan edebiyat ise kâinata Cenab-ı Hakkın sanatı cihetiyle bakar, akılları şaşırtmaz. Sanatla kâinatı yaratan Allah’ı bilmeyi ve tanımayı telkin eder. Nazarları kör tabiat yerine kudret-i İlâhiyeye çevirerek tefekküre kapı aralar. Bu açıdan da edebî eserlerde hevasat-ı nefsaniyeyi galeyana getirecek şekilde bâtıl tasvir edilmez. İlâhî aşk merkeze alınarak her şeyin Onun namına sevildiği nazara verilir. Buna bağlı olarak da yokluk üzerine kurulu bir ayrılığa yer verilmeden ulvî bir his uyandırılır.4

Maddeci ve hazcı bir çağda Mütekellim isminin tecellîsi nazarıyla varlık gösterecek bir edebiyata her zamankinden daha çok ihtiyaç olduğu aşikârdır. Edebiyat tarihimizde bu anlayış üzerine inşa edilmiş eserleri görmek mümkündür. Hem bu birikimden istifade ederek hem de çağın imkânlarından da faydalanarak Kur’ân medeniyetinin bir parçası olan edebiyat yeniden daha güçlü bir şekilde neşv ü nema bulmalıdır. Bu inşa ve yayılmayı ise geçmişte olduğu gibi bugün de gençler yapacaktır ve Cumhuriyet Dönemi edebiyatı eninde sonunda bu gençleri yazacaktır.

Dipnotlar:
1) Kantarcıoğlu, S. (1993). Edebiyat Akımları ve Edebî Metinler. Ankara: Gazi Üniversitesi Yayınları.
2) Köse, H. İ. (2015). Tanzimat’tan Cumhuriyete Materyalizm Tartışmaları Bağlamında Din Bilim İlişkisi, Atatürk Üniversitesi /Sosyal Bilimler Enstitüsü /Felsefe ve Din Bilimleri ABD /Yüksek Lisans Tezi. Erzurum
3) Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 823-824
4) A.g.e.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*